27 Şubat 2009 Cuma

Mutlu Olmak İçin Güzel Bir Gün


Bir çocuğun sokak ortasında çaresizce ağlaması, insanların etrafında dolanarak merak etmesi olan biteni, yardım amaçlı değil sadece katıksız insan merakı... Bilirler çocuktur o, onun gibi sevemezler ve onun kadar her gözyaşının hakkını veremezler.


Cebimden rastgele bir kaset çıkardım, hangisin geldiğinin hiç bir önemi yoktu çünkü hepsi aynı hedefe kitlenmişti. Hafif esintilerle iyot kokusu geliyordu, hava güzeldi, olması gerektiği gibiydi bütün ambians. Hava durumu "Bugün ağlamak için uygun bir gün değil" diye anons geçiyordu. Etrafıma baktığımda haklı olduğunu gördüm ama bu benim için değildi çünkü ben çocuktum. Her büyük unutur çocukluğunu, akılları biraz kemale erdi mi, büyüdük derler, bazen hayıflanırlar ergen sıkıntılarından ama onlar artık büyümüştür... Çay bahçesi her zaman olduğu gibi dopdolu, siparişler havada uçuşuyor, mutluluk meltem ile dans ediyordur etraflarında!


Hiç bir sıkıntıları yoktur gibi gelir çocuğa sanki bir tek ve en çok o mutsuz sanar kendini... Sadece o bulamamıştır sevdiği kızı belki de cesaret edememişti etmesi gerektiği kadar. Her yer tanıdık gelirdi o erkek çocuğuna, kimse tanıdık gelmezdi o erkek çocuğuna, biri vardır minik yüreğinde, her nefesi onun için atardı, titrerdi onu görünce ama dokunmazdı çünkü onun değildi o ufak kız, acıtırdı yüreğini... Biraz dolandı etrafta sanki onunla yürüyormuş gibi, ne de olsa hava mutluluk için çok uygundu!


Oturduğum kaldırım taşından kalktım, biraz daha buralarda dolanmak istiyorum. Belki bir sokak köşesinden çıkardı karşıma, ne güzel olurdu! Direkt söylerim "Sana geldim" diye. Başka ne diyebilirim ki zaten? Ben buraya çok uzak oturuyorum, öyle sokağa çıktım diyemezdim zaten...


Belliydi çok düşünceliydi, bir sıkıntısı var, buralara ait gibi de durmuyor... Yazık, daha çok küçük... Neyse derdi çözülsün istiyor insan. Gerçi o zamanlar şimdiki gibi basit olmuyor her şey, daha bir karmaşık gelir. Bir başını kaldırsa baksa etrafına görürdü bugün mutlu olmak için çok güzel bir gündü...


Şuraya bak! Hepiniz çok mutlusunuz dimi? Nasıl olsa yol almış yürümüş ve büyümüşsünüz! Sevdiğiniz yanınızda dimi? Belki o çocukluk aşkınız yanınızda dimi? Ne kadar da güzel bir gün, tam mutlu olmak için sanki her şey dimi? Bugün de olmadı. Geç oluyor artık. Geri dönmem lazım, hava kararacak. "Gayret et Gürsel", gayret et...


Modadan çıkıyor, sanırım geri dönüyor. Gitsemiydim yanına acaba?


- Neye bakıyorsun öyle hayatım?

- Hiç şurda ki çocuğa gözüm takıldı. Pek bir üzgün.

- Hangisi?

- Şu siyah giyinmiş olan, sigara içen...

- Bende fark ettim, ne derdi var acaba? Demin ağlıyordu.

- Bilmiyorum ama kesin sevgili mevzularıdır.

- Olabilir. Şu adama bir daha sorsana süt ısınmış mı, Diyar huysuzlanmaya başladı...

- Huysuz mu olmuş bizim haydut? Bakar gelirim şimdi, beyimizi bekletmeyelim.


...



- Sünbül, bana da çay söyle!

- Söylerim Tükelim...

18 Şubat 2009 Çarşamba

Doğum Günü


-Melis ödevlerin bitti mi?

-Bitti Melek!

-Ooo bu sabah pek bir samimiyiz

-Senin ismin anne değil melek ki!

-Bak seen öylemiymiş? Kumbaranı da getir gelirken.

-Kumbayam kayboldu ki önceden.

-Aaa canım benim kumbayan mı kayboldu? Belki yatağının altındadır, baktın mı oraya?

-Baktım yok!

-Bir de ben bakayım belki sen göremedin.

-A a buldum Melek anne, geyçekten yatağın altındaymış, hay allah!

-Hahaha... Düşes hazine de mi saklarmış? Kız bak ne dicem, senle de mi telsiz alsak? Gelsene buraya bağıra bağıra konuşuyoruz.

Ama babamda öyle yapıo!

-Haha! Baban yetmiyor bir de sen çıktın başıma.

-Ben başına çıkamam ki küçüğüm ben.

-Ay ilahi Melis sen adamı öldürürsün!

-Ya anne ben seni niye öldüyeyim, Meleksin ki sen, ölemezsin!

-Ölmem tabi, hem seni bırakıp biryerlere gitmem zaten küçük sevgilim

-Melek ölüysen sende Kespıy gibi ol ama.

-Peki olurum, sen pek bi meraklısın beni öldürmeye. Hadi gel çıkalım artık geç kalıyoruz, baban gelmeden geri dönmemiz lazım. Zaten nerden çıktıysada şimdi bu.

-Meleeek!

-Buyrun düşes ekselansları illa ayağına getirteceksin, efendim? A a nerdesin sen bakim?

-Yatakodasındayım.

-Yatak odası?

-Uff sizin odadayım.

-İnanmıyorum Melis! Ne yaptın sen allahaşkına hahaha!

-Ne gülüyosun sen de böyle yapıon!

-Ay Melis iyi ki benim kızımsın! Şuraya bak, o topuklularla nasıl yürümeyi planlıyorsun? Bütün rujları üst üste sürmüşsün! Haklısın bende böyle yapıyorum haha! İnci kolyede pek yakışmış! Gel buraya gel de düzelteyim.

-Ya ben böyle istiyom! Böyle güzel...

-İyi sen bilirsin şekerim ama topukluları çıkar şimdi, kolyeyide alayım. Bu kadar şımarıklık yeter.

-Anne kolye kalsa olmaz mı? Tamam söz topuklulayı çıkaytayım ama kolye kalsın, tamam mı?

-Olmaz hayatım kaybedersin sen, o babanın hediyesi.

-Uff! Tamam! Sende bidaha benim... Hmm... sen de benim- Tamam al!

-Kızma canım kızma sana da ben alırım kolye olmaz mı?

-Anlaştık.

-Biraz zor oldu ama neyse...

-Melek aytık çıkabiliymiyiz?

-A a şuraya bak benim yüzümden mi çıkamadık yani, hadi çok oyalandık babana yakalanacağız şimdi...


Sanırım artık çıksam iyi olacak yoksa "bisikletçi amca" kapatacak...
Yıllar nasılda çabuk geçti. İlk doğduğu zamanki yaşadığım heyecanı hiç bir şeye değişmem... Ufacık elleri vardı, pamuk gibi yanakları, pembe tombul ayakları, heykeltraş elinden çıkmış gibi minicik burunu... Annesi gibi suratında benleri vardı, onun çenesinin çok özenle yapılmış bir kopyasıydı... Her zaman hayal ettiğim iki şey vardı. Birincisi, sevgili eşimin doğduğu günü görebilmekti. Bu muhteşem kadın nasıldı bebekken? Gözleri o zaman da bu kadar güzel miydi? Dudaklarının yumuşaklığı bebekliğinden mi miras kalmıştı? Her dokunduğunda bütün sıcaklığını, sevgisini verebilmesi o zaman ki masumluğundan kalma mı? Gerçekten insanlar bir araya gelip, tanrıyı kıskanıp bir "melek" yaratalım deseler di, sanırım onu yaparlardı. İkincisi ise bir çocuğum olmasıydı... Hayal ettiğim iki şeyi de Melisin doğmasıyla o gün sahip oldum. Hem çocuğuma hem de Melek' imin bebekliğine bakıyordum. Aylarca merakla bekledik kız mıydı erkek miydi? Hiç örenmek istemedik. Tamamiyle süpriz olsun istedik. İçimden hep erkek diye geçiriyordum. Öyle istediğimden dolayı değildi sadece o zamanlar hissediyordum. Ah o panik hallerim neydi öyle? En ufak sancıda pimpirikleniyordum. Bana kalsa hastanede yaşayacaktık. En çok aş ermesini severdim, o istesin ben koşup getireyim. Güzel bir sistem kurmuştum. İştekiler artık abarttığımı söylüyorlardı ama bence mükemmel bir fikirdi. Hamile olduğunu ilk öğrendiğimde o çılgın heyacanım geçtikten sonra ilk iş olarak bir beyaz eşya dükkanına gidip derin dondurucu almıştım. Melek' in potansiyel olarak isteyebileceği her şeyi dolabın içine koymuştum. Tıka basa doluydu. Melek ilk gördüğünde çok şaşırmıştı. Yaptığıma mı yoksa dondurucuyu büyük kırmızı bir kurdela takmama mı şaşırsın, gülsün bilemedi. Dondurucu hala duruyor. İçinde önceden olduğu gibi karpuz, turşu yok belki ama Melis' in dondurmaları ve "çukulataları" ile dolu...

17 Şubat 09

15 Şubat 2009 Pazar

Gözlerini Sil Dostum


Tek bir an ile hayatın tam tersine dönebilir
Bir dakikalığına ayakta durdum ve toprağa bakmaya başladım
Birazcık sola bakıyordum sonra da arkaya aşağıya
Dünya tam anlamıyla üzgün kaşları çatık gibi hissediyor
Lütfen sana tam olarak sadece nerede olabileceğimizi göstermeme izin ver,
Değişebilirim ve büyüyebilirim ya da halledebilirdik
Bizim hakkımızda ki en iyi şey, her zaman inandık
Eğer öyle olması gerekiyorsa, geniş bir ilişki yaşayabiliriz
Ona baktım ve o da neredeyse bana geri bakıyordu
Ama gözleri sanki direkt içime doğru donuk bakıyormuş gibiydi
Sonra gözleri kapanmış olmalıydı, edebiyet için gibiydi
Gözlerini açtığında ayaklarına bakıyordu.

Gözlerini sil dostum
Biliyorum bunu kaldırmak zor ama artık kararını vermişti
Denizde daha çok balık var
Gözlerini sil dostum
Biliyorum, ne kadar çok acı çektiğini görmesini istiyorsun
Ama şimdilik yürüyüp gitmen lazım
Artık bitti

O zaman elimi yanımdan çekiyorum
Titriyorlar, hayatım gözlerimin önünde eriyor
Avucumu gökyüzünü görsün diye çevirdim
Çenesinin altına dokundum ve iç geçirdim
Çünkü hayatımı sensiz ve bensiz düşünemiyorum
Yapmayı hayal edemediğim şeyler var, görmeyi hayal edemediğim şeyler
Kolay olmamalıydı, kesinlikle
Lütfen! Lütfen! Yalvarıyorum sana
Ellerini ellerimin dinlendiği yere doğru getirdi
Yumuşaklığıyla kutsanmış parmaklarını parmaklarımın etrafına sardı
Parmaklarımı soydu, bana baktı ve sonra bir mimik yaptı
Elimi kendinden öteye, göğsüme doğru itti

Gözlerini sil dostum
Biliyorum bunu kaldırmak zor ama artık kararını vermişti
Denizde daha çok balık var
Gözlerini sil dostum
Biliyorum, ne kadar çok acı çektiğini görmesini istiyorsun
Ama şimdilik yürüyüp gitmen lazım
Artık bitti

Ve ben sadece orada ayakta duruyorum, hiç bir şey diyemedim
Çünkü her şey kayboldu artık
Hiç bir şeyim yok
Tam olarak hiç bir şeyim

Katıksız çaresizlikten uzağa çekmeye çalışıyordum
Kollarımı ona sararak söylediği şeyi değiştirmeye çalışıyordum
Kafamı onun seviyesine çekiyordum ki birbirine denk gelsin
Gözlerinin içinde tekrardan dinlemesi için bakıyordum
Sikseler her şeyi şimdi bırakamam
Çünkü sonsuzluk olacak demiştin bana ve bu senin yeminindi
Sahip olduğumuz her şeyin parçalanmasına ve bitmesine izin veriyorsun
Artık kullanılmaz hale geldin, sözüm meclisten dışarı
Çekiliyor, kollarımı nazikçe beline dolamıştım
Nazikçe beni geri itti ve dik bir şekilde bana baktı
Arkasına döndü böylece sırtı artık yüzüme bakıyordu
İleriye bir adım attı, arkasına baktı ve yürüdü gitti

Gözlerini sil dostum
Biliyorum bunu kaldırmak zor ama artık kararını vermişti
Denizde daha çok balık var
Gözlerini sil dostum
Biliyorum, ne kadar çok acı çektiğini görmesini istiyorsun
Ama şimdilik yürüyüp gitmen lazım
Artık bitti

Biliyorum geçmişte söylenmekte zorlandım
Bir şeyler söylerdim ama tam olarak ne demek istediğimi söylemezdim
Ama elini ne kadar çektiysem ve söylediysem
Sen daha çok uzaklaştın

Gözlerini sil dostum
Biliyorum bunu kaldırmak zor ama artık kararını vermişti
Denizde daha çok balık var
Gözlerini sil dostum
Biliyorum, ne kadar çok acı çektiğini görmesini istiyorsun
Ama şimdilik yürüyüp gitmen lazım
Artık bitti

The Streets - Dry Your Eyes Mate Tam Çevirisidir.

Melek


- Hayatım mavi takım elbisem nerede? Dolapta bulamıyorum yine.

- Pencere tarafındaki dolapta, askının sonuna doğru bak

- Yok orada baktım, toplantıya geç kalacağım!

- Önceden mavi giyeceğim diye söz vermediysen siyah takımını giy hem çok yakışıyor sana siyah takım, zayıf gösteriyor hahah!

- Geç sen dalganı bakalım, birazdan yanına geliyorum gösteririm kimin şişman olduğunu, bana diyene bak, ağzından maşallah eksik etmiyorsun bir şey! Hahaha

- Aaa iftiraya bak, kaç gündür bir şey sokmuyorum ağzıma

- Öyle kilo verilmez şekerim

- Belli canım senin bu işlerden anladığın, Hamdi Beyin işleri tıkırında, sen sağ ol adam bu krizde aç kalmıyor, her hafta yeni bir pantalon götürüyorum payını açtırmaya!

- Tamam tamam başlıcam diyete, bu kadar sorun ettiğini bilmiyordum

- Ay ölürüm sana ben, ne sorun edicem hayatım benim, hem ben çok seviyorum o büyük kıllı göbüşünü!

- Göbüş mü? Sanırım yeni bir lakap daha kazandın sevgili işkembe

- Hadi giyin de gel, Melisi de kaldırır mısın? Servisi nerdeyse gelir hala uyuyor, akşam gelince bir konuşsan erken yatma hakkında? Yasemin Hoca biraz şikayetçi bu konuda. Anaokulunda durmadan uyukluyormuş, ne oyuna ne derse katılıyor diyor. Geri düşüyormuş arkadaşlarından.

- Ya şu kızın uykusunu da memleket meselesi yaptınız ikiniz bir olup. Belki kızımız babasına çekmiştir, gece yaşamayı seviyordur, annesi gibi tavuk olmak istemiyordur!

- Ya hala laf ediyorsun, zaten gazetede bütün gün işim başımdan aşkın, ona koş buna koş, eve gel yemek yap, “mavi takım elbiseyi sakla” Melisin ödevlerine yardım et, sana laf yetiştir derken artık nasıl yorulduğumu anlatamam. Hem sen sanki filmi sonuna kadar izledin de bir de bana laf atıyorsun 1 haftadır.

- Tamam tamam, sakin ol hayatım bir şey demedim. Hem zaten şu son günlerde odadan mutfağa bağıra bağıra konuşmak modasından kız yatamıyor valla. Telsiz mi alsak kız?

- Hadi bırak dalga geçmeyi de kaldır şu kızı.

- Sanırım gerek kalmadı, bak kim var burada!

- Ya uff siz neden biyazcık büyümüyosunuz, insan yatıyo buyada. Sevmiyomusunuz birbiyinizi de yanyana konuşmuyosunuz?

- Sevmez oluymuyuz İstanbul düşesi Melis ekselanslayı

- Anneee!! Babam yine beni taklit ediyooo!

- Uğraşmasana şu kızla her sabah, hadi babayla elinizi yıkamaya gidin de gelip kahvaltınızı edin.

- Ben yıkadım ki buyaya gelmeden

- Aa göz göre göre yalan söylüyor bacak kadar boyuna bakmadan. Seni ben yataktan kaldırmadım mı? “Göbüşüne” pırt yaparak uyandırmadım mı? Sonrada uçak gibi buraya gelmedik mi? Hangi arada yıkadın bakayım ?

- Sen gelmeden ben kalktım yıkadım geldim yattım yine.

- Hadi hadi yemezler, çuf çuf banyoya.

- Baba hani sen benim yanımdaydın? Niye anneye söylüyosun? Küstüm sana!

- Yerim ben senin o küçük ağzınıi tabi ki senin yanındayım ben her zaman.

- Kusura bakmayın ama rahatınızı kaçırıyorum. Zahmet olmazsa zevzekliği bırakıp da ellerinizi yüzlerinizi yıkar mısınız artık? Yoksa bu sabah bende geç kalıcam sizin yüzünüzden. Hani siz alışkanlık ettiniz ya-

- Kim alışkanlık etmiş yahu, tamam tamam gidiyoz işte…

- Babaaaa!!!

Gülüşmeler… Hep böyle gidecek sanıyor insan. Çalışırsın, kazanırsın, biraz daha çalışırsın daha çok kazanırsın. Zamanla ev alırsın araba alırsın yazlık alırsın. Kendi işini kurarsın. Şöfor tutarsın kendine. Karın kendi kariyerini yaratır bir yandan. Sonra hayatı biraz daha kalabalık yaşamak istersin. Bir kızın olur. Dünyanın tam ortasına yerleşir. Annesi gibi olsun istersin. Ona benzesin. Onun gibi konuşsun. Onun gibi sevsin seni. Öyle de oldu. Saçları onun gibiydi. İkisinin de minik ağızları vardı. Ufak dişleri, bir kere baktı mı “senelerce” unutamayacağınız cinsten gözleri. Hatta Melisin okumayı bu kadar hızlı sökmesinin sebebide annesinin yazılarını okumayı çok istediğinden kaynaklandı. Her gün sorardı “Bugün gazeteye adımı yazdın mı?” diye. Evde tıpksının aynısı iki tane muhteşem kadın. Her mutlu erkek gibi bende kendimi dünyanın en şanslı adamı ilan etmiştim. Daha ne olabilirdi ki bir insanın mutlu olması için? Zamanın çok hızlı akmasını istiyordum, Melisin annesine benzemesini bir an önce görmek istiyordum. Bir yandan da yavaş aksın diyordum, hiç bir ayrıntıyı kaçırmamak için, tadına varabilmek için… İşte böyleydi ikisine duyduğum aşk…

O gün her şeyin başlangıcıydı. Eğlenceli bir sabah daha geçmişti ve hazırdım işle güçle boğuşmaya. Fabrikaya vardığımda içimi kötü bir his kaplamıştı. Huzursuz olmuştum. Bir an önce çantamı bırakıp toplantı salonuna gitmek istiyordum. Normalde yönetim binasına girmeden önce bir imalathaneye uğrardım, çalışanlarımla günaydınlaşıp işlerin ne durumda olduğuna bakardım ama o sabah baya bir geç kaldığımdan öğlen molasında uğramaya karar verdim…

Asansörü beklerken sabah ki şamatayı düşünüyordum. Yanlarından ayrılır ayrılmaz özlüyordum ikisini de. Mümkün olsa hiç işe gitmeyeceğim ama işte malum böyle bir şansım yok, en azından şimdilik. Her şeyi garantiye aldıktan sonra sanırım uzun bir istirahata çekilirim. Asansörün içi yine leş gibi kokuyor, yine havalandırması bozulmuş. Her zaman ben mi fark ediyorum bunu yoksa insanların burnu mu alışmış bu ter kokusuna…

- Günaydın Sevgi Hanım, beni arayan oldu mu?

- Can Bey aradı sadece, mümkünse bu öğleden sonra
Almanyada ki ihracatımız hakkında görüşmek istiyorlar sizinle.

- Anladım, Saat 3 gibi uygun olacağımı haber verirsiniz. Herkes hazır mı toplantı salonunda?

- Evet efendim, sizi bekliyorlar.

- Rica etsem, çantımı masama bırakır mısınız ben daha fazla gecikmeden toplantı salonuna geçeyim.

- Tabiki efendim, çayınızı masanıza koymuştum. Toplantı salonuna getireyim mi?

- Soğumadıysa neden olmasın?

- Şimdi bıraktım bende, olmadı yenisini hazırlarım size.

- Yok yok şaka yapıyordum gerek yok, bu kriz ortamında tasarruf yapmak lazım, önce kendimizden başlayalım değil mi ama?

- Siz nasıl isterseniz.

- Ha, unutmadan söylim, asansörün havalandırması yine bozulmuş. Bir ara baktırıver.

- Not ettim efendim. Birazdan ararım firmayı, bakarlar.

- Garantiden yaptırmaya çalış her hafta bozuluyor.

- Tamam. Hallederim.

- Teşekkür ederim, telefon eden olursa toplantıda olduğumu söylersin. Kim haricinde?

- Eşiniz efendim.

- Tamamdır.

Umarım her şey yolunda gitmiştir. Bu işi alamazsak sonumuz hiç de parlak görünmüyor. Bankalar durmadan bastırıyor, kredi geri ödemelerinin günleri geçeli çok oldu. Bu hafta artık kesin ödeme yapmamız lazım. Şu ihale işi bir olsa, ön ödeme bile bütün borcu ödememe yeter. Melis için ayırdığım para olmasa içim daha kötü olurdu kesin. En azından üniversitesi bitene kadar kenara atmıştım. Neler düşünüyorum ya, biz piyasada güvenilir, önü açık, borcumuzu ortada bırakmayan bir şirketiz. İyi şeyler düşünmeliyim. Nasıl düşünürsen öyle olur, pozitif olmalıyım. Endişemi kurula belli etmesem iyi olur, hiç de uygun bir motive yöntemi olmaz. Tamam yeter bu kadar irdeleme. İçeri girme zamanı…

O gün sanırım biraz fazla kötü düşünmüşüm. İçeri girdiğimde herkesin suratı beş karş asıktı. Kimse konuşmuyordu, öylece oturyorlardı. Sıcak bir günaydınıma karşılık, soğuk alçak sesle koro halinde yanıt verdiler. İhaleyi kaybetmiştik… Rakip firma hükümetten tandıklar bulmuşlar. Sanayi bakanının akrabası çalışıyormuş o şirkette. İhale de en düşük maliyat fiyatını biz vermemize rağmen kazanamamıştık. Her şeyimi kaybedeceğimi anlamıştım. Borcumu ödeyebilmek için son fırsatımdı. Olayı basına yansıtırsam her şeyin farklı olacağını düşünmüştüm. Oldu da… Toplantı salonununu çok kızgın bir şekilde terk ettim. Odadan çıkarken Sevgi Hanımla çarpıştım. Bütün çay üzerine dökülmüştü. Dönüp pardon bile diyememiştim. Bir önce bu işi halletmeliydim. Kaybedecek zamanım yoktu. İlk işim eşimi aramak olmuştu.

- Melek?
- Ne çabuk özledin bakayım sen ?
- Melek, her şey çok kötü, ihaleyi kaybettik, bütün her şeyimiz elimizden gidecek.
- Dur bakalım bir sakin ol, ne ihalesi ne kaybetmesi sakin ol biraz ve tane tane anlat.
- Sana bahsettiğim büyük ihale var ya? İşte onu rakip firma kazandı, fesat karıştırdıalr ihaleye. Yönetim kurullarınının başkanı sanayi bakanının akrabası oluyormuş. Onun sayesinde en düşük maliyeti biz vermemize rağmen kaybettik. Bu ihaleyi alamazsak bankalar herşeyimizi bu hafta icraya verecekler. Hiç bir şeyimiz kalmayacak.
- Nasıl olur böyle şey? Resmen ahlaksızlık bu yaptıkları! Ben hemen olayı editör ile görüşeceğim. Görürler bakalım hak nasıl yeniyormuş!
- Tamam hayatım. Ben bugün erken çıkacağım işten kafam kazan gibi oldu. Melisi dönerken ben alırım, servisi de arar haber veririm. Gelebiliyorsan sende eve erken gel de etraflıca neler yapacağımızı konuşalım.
- Tamam tatlım sen merak etme halledeceğiz bu işi.


Hayatımın en yanlış kararını vermiştim. Olayı hiç Meleke yansıtmamam lazımdı. Allah beni bin kere kahretsin. Ellerim kopaydı da aramasaydım onu… O gün Melek editöre bütün olan biteni anlatmış ve ona merak etmemesini söylemiş, en kısa zamanda haberi yayınlayacaklarını, olayın üzerine gideceklerini söylemiş… En azından böyle olduğunu Melek telefonda eve dönerken söylemişti. Telefonu kapattıktan sonra içime huzur dolmuştu. Melisi alıp hemen eve gelmiştim. Üstünü başını çıkartıp beraber çizgi film seyretmiştik. Aç olduğunu söylüyordu bende anneyi bekleyelim diyordum. Anneyi çok bekledik ama anne gelmedi… Melek gelmedi… Polislere, hastanelere, işten dönüş yoluna her yere baktım ama bulamadım… Polisler bir gelişme olursa arayacaklarını söylemişlerdi. Melis ağlıyordu. Annesini istiyordu. Binbir yalanlarla yemek yedirip uyuttum. Bitkindim. Neden bunlar oluyordu diye isyan ediyordum her şeye. Telefon elimde uyuya kalmışım koltukta. Telefonun çalmasıyla yerimden sıçradım. Arayan emniyet amiriydi. Meleğimi bulmuşlardı. Bulmuşlardı. Kanlar içinde, ormanlık arazide bulmuşlardı… Bacaklarına kurşun sıkmışlar. Meleğim orada kan kaybından bizi terk etmiş. Ne kadar da kolay söyleyebiliyordu!!! Üzerindeki kimlik bilgilerini okudu. Doğruydu. Meleğim Artvinliydi. Meleğim evliydi. Meleğim evliydi. Meleğimin kızı vardı. Meleğim benimdi, meleğimdi. “Formalite” icabı teşhis için beni çağırıyorlardı! Bu muydu yani? Donup kalmıştım. Tek kelime edecek dermanım yoktu. Her şey aklıma akın etmeye başladı. İlk tanıştığımız gün, düğünümüz, Melisi ilk kucağımıza alışımız. İçimden bir feryat kopmuştu, ağzım açık ellerim havada dizlerim yerde, sessizce çığlık atıyordum. İçimdeki isyan birden dışarı vurmuştu. Hayatımda bu kadar çok yüksek sesle bağırdığımı, hayatımda bu kadar acı bir şekilde Melek diye bağırmamıştım… Melis ağlayarak uyanmıştı. Korkmuştu. Koşarak yanıma geldi sarıldı. Sarıldım. Anne diye ağlıyordu. Ağlama diyemedim. O zaman ağlamayacaksa ne zaman ağlayacakı… Kimsem yoktu. Melek, Melis ve bendim. Komşular seslere uyanıp kapıyı çaldılar. Dizlerim titriyordu, ayağa kalkamıyordum. Hıçkırıklarımda boğuluyordum. Nefes alamıyordum. Melis koştu kapıyı açtı. İçeri daldı herkes… Sonrasını hatırlamıyorum… Bütün olaylar zincirini başlatmıştım...

15 Şubat, Moda

Bir Kaçış Hikayesi: Sarman


Sarman o gün hiç uyuyamamıştı. Halbuki turuncu tüyleri için çok kuru ve sıcak bir yer bulmuştu geceleyin. Büyük hacimli bir amerikan arabası camını açık unutmuştu o gece. Pek bir keyifsizdi. Biraz tüylerini temizlemişti belki uykusu gelir diye. Ne yana yatsa olmuyordu bir türlü. Arabanın koltukları aslında pek bir rahattı ama alışkın değildi böyle rahat bir yerde kalmaya. Binbir zorlukla sabahı etti. Karnı zil çalıyordu. Kalktı, patilerinden tırnaklarını çıkardı, sım sıkı koltuğa batırıp, poposunu geriye ve sırtını yukarı çekti. Keyifli gerinmesi bittikten sonra artık yiyecek bir şeyler bulmaya gidebilirdi. Çevik hareketlerle arabanın arka koltuğundan ön camına, oradan da yere atladı. Dışarısının gerçekten soğuk olduğunu fark etti. Adımlarını hızlandırdı…

Bu çevrede yiyecek bulmak çok da zor değildir. Sağolsun aç gözlü zengin iki ayaklılar pek bir müsrifti. Her şeyi yarısını yemelerine rağmen hala şişmandılar. Bir ısırık alıp atarlardı ya da yuvarlak taşların üzerlerine koydukları yiyeceklerin yarısını yerlerdi. Hiç anlam veremem şu iki ayaklılara. Her şeyi sıcak yiyorlar ve yiyeceklerin bütün tatlarını bozuyorlar! Garip yaratıklar bunlar, bazen görüyorum, mezarlara bile o garip sesler çıkartan kutularla gidiyorlardı. Neyden korkuyorlar anlamıyorum. Kesin şu lanet olası dört ayaklı, durmadan yiyeceklerimizi çalan, durduk yere bizi kovalayan, iki ayaklılara doğduklarından beri yalakalık yapan, iğrenç salyalı, pis nefesli yaratıklardandır. Bıkmışlardır yalakalıklarından, korkmak değil de onlardan kaçmak için biniyorlardır çünkü bir keresinde 3-5 tane ufak iki ayaklı kuyruklarına metal yuvarlaklar bağlamıştı, ne kadar korkmuştu! Görülmeye değerdi doğrusu! Taze ayaksız aşkına! Oh olmuştu! Sonuçta ufaklarından bu kadar korkuyorlarsa büyüklerinden hayatta korkmazlardı. Acaba midemi yatıştırsın diye önce suda yaşayan ayaksızların mezarlığına mı gitsem? Şu başlarındaki cimri iki ayaklı olmasa iyi olurdu aslında. Zaten ölmüşler niye izin vermiyorsun ki bir kaç tanesini yememe? Hayır kaçtır dikkat ediyorum kendiside yemiyor. Beğendiği iki ayaklılara bazen biraz bazen çok veriyordu. Fırsatını yakalarsam bende bir kaç tane aşırabiliyorum… Çok canım çekti yine! Önce şu dört ayaklıların sokağını sağ salim geçeyim de hemen diğer köşede mezarlık var bir tane. Kimse yok etrafta. Yine yalakalığa gitmişlerdir. Zaten sürü gibi geziyorlar. Hiç kendi başlarına yapamazlar zaten. Aciz tüy yumakları!

Sarman hızlı bir şekilde sokağı geçmeye başladı. Her zaman ki gibi en temkinli yolu seçti. Arabaların altından sessiz ve seri şekilde devam etti. Sokağın son bölümünü arabaların altından çıkarak bitirdi. Hep bunu yapardı. Sanki büyük bir cesaret gösterip bütün sokağı saklanmadan geçmişti. Mezarlığın sokağını önce bir kolaçan etti…

Hırsızlık için elverişli bir ortamdı. Ne dört ayaklılar vardı ne de iki ayaklılar. Tam istediğim gibiydi. Sadece iki ayaklılardan birilerinin ayaksız ölüsü almaya gelmesini beklemem gerekirdi. Parlayan sıcak yuvarlak yine tam tepeye gelmişti. Bu zamanlarda çok gelirlerdi mezarlığa. Tam hissettiğim gibi! Mezarlığın içine büyük bir kutu yanaştı. İçerisinden bir uzun tüylü şişman iki ayaklı indi, bir tane de şişman tüysüz iki ayaklı indi. Tüysüz olan cimri iki ayaklı ile ses çıkarmaya başladı. Tüylü olan ise mezarlığı incelemeye başladı. Cimri iki ayaklı patisine siyah ince oyuktan yumuşak şeyden aldı. Ne zevkliydi onu pençelemek! Önce pençeni takıp çekeceksin, uzatacaksın iyice, ne kadar da güzel oynanır! Siyah oyuğun içini ayaksızlarla doldurdu. Zaman yaklaşıyor, biraz daha yanaşmanın vakti geldi. Kutunun altından bir hamlede görünmeden alabilirdim sanırım. Kutunun altına önce sinsice girilir ve iki ayaklının içeri girmesi beklenir! Eveeet içerrri geççtileerrr ssssoonunndaaa! Yineee heyecann dolduu içimee… Sssseviyorrrum bu duyguyuuu, korkuuu gidiyorrrr… Ssssaldırmanınnn tam zamanıııı!

Sarman birden arabanın altından fırladı. Balıkları pençelemeye, ağzına sığabilecek olanları yokladı. Ağzına bir tane balık aldı ve aşağıya atladı. Tam o sıra kel, şişman adam ve şişman karısı içeriden çıktı. Kadın ağzında balık olan Sarmanı görünce çığlığı bastı…

-Ayy inanmıyorum kedi!!!!

-Korkma balım zararsız ufak bir kedi sadece.

-Sus be adam! Kovala şunu, yüreğime inecek, pistir, pirelidir şimdi hastalık kapacağım senin yüzünden, kov şunu be adam!

-Tamam balım sakin ol sen-

-Ayy bayılcam şimdi! Hala sakin diyor! Senin bir bok yapacağın yok! Dizlerim tutmuyor vallahi! Ayy tansiyonum fırladı yine, İMDAAT!

-Ne oldu hanım abla? Lan! Pişşşt! Eşşeoğlueşşek yine mi sen!! Pişşttt! Ulan nedir bunlardan çektiğim!

Beni yakalayacaklarını sandı yine bu ahmak iki ayaklılar! Hahahaha! Yine garip garip sesler çıkardılar! Yaşasın taze ayaksızlar cenneti! Yine çok lezzetliydi, herzaman ki gibi! Ohh midemi hissediyorum tekrardan! Şimdi şu ölü ama yaşayan iki ayaklıya uğrayalım! Tam bir ahmak! Bütün gün gözleri açık uyuyor! Aman uyusun, yemeklerini de bana kalsın! Uzun sürüyor gitmek ama bulabileceğiniz en güzel yiyecekleri var! Hemde soğuk! Yani bazen soğuk oluyor. Bu iki ayaklı beyaz kocaman bir taşın içinde yaşıyor. Bunlarda dört ayaklılar gibi hep bir yerlerde toplanıyorlar. Beyaz taşın orada yaşayanlar bizi kaale almazlar. Hepsi üzgün nedense çok rahat bunu hissedebiliyorum. Ya otururlar büyük taşın önünde ya da yavaş yavaş yürürlerdi. Bazılarının ağzından beyaz bulutlar çıkardı. Şekilleri çok güzel olurdu. Merakla izlenirler! Bazıları bulutları pençelememe izin verirlerdi. Sesler çıkarıp bir şeyler diyorlardı bana sanki. Ama yüksek kötü seslerden değil. Pençe atıyorum, bulut dağılıyor ama dokunduğumu hissedemiyorum. Çok eğlencelidir ama! Keşke bütün iki ayaklılar büyük taşın oradakiler gibi olsa! Ya da gözleri açık uyuyan iki ayaklı gibi olsun! Hem o zaman her yer yiyecek olur, dört ayaklılar da yerler, yalakalık yapacak kimse kalmadığından bizi de rahat bırakırlardı iğrenç tüy yumakları!

Sarman bir süre hasta ziyaretine gelmiş insanlarn sigara dumanlarını izleyip etrafın güvenli olduğunu hissettikten sonra önce bekçi kulübesine, oradan hastanenin bitişiğindeki tek katlı evin çatısına çıkabilmek için büyük çınarın dalına zıpladı. Daldan dala zarif ve temkinli bir şekilde sıçrayıp evin çatısına çıktı. Yine tam zamanında yetişmişti. Hemşire odanın penceresini açmıştı. Damın üzerinden hız alıp pencere eşiğine atladı. Yine mükemmel bir denge gösterisi sergilemişti. Odanın içini kokladı, bıyıkları bir sağa bir sola oynadı. Güvenlikten emin olduktan sonra odanın içine girdi. Kuyruğu dik ve havada zarif hareketler yaparak her duruma hazır olduğunu, pür dikkat ettiğini belli ediyordu.

İşte buradaaa! Ssssevgilii ayaksızzz sssonrrasııı yemeğimm! Yine enfesss kokular yayıyorssssuun! Hepssssssii benimmm!!

Sarman, yemeğinin tadını çıkarta çıkarta yedikten sonra rutin temizlenmesine gelmişti sıra…

Hop! Hey! Nasılsın bugün bakalım! Dur tahmin edeyim! Uykulu! Hahahaha miskin iki ayaklı! Kusura bakma üzerine çıkıyorum sen uyumana bak! Haha! Ne zaman şu bulutla oynasam tüylerim pis kokuyor! Önce patilerimi bir güzel temizleyeceğim! Şimdi suratımı, rahatsız etmiyorum değil mi? Bugün kısa keseceğim, şansım iyi gidiyor. Belki gün bitmeden biraz daha yiyecek bulabilirim. Sohbet yarıda kalacak şimdiden söylim!
Hahahaha! Bir dakika ses mi çıkardın sen? Hay bin ayaksız! İlk defa! Biraz yakınlaşmamın sakıncası yok heralde? Malum sesini duymak çok kıymetli hahaha… Evet? Sustu yine! Tamam tamam utanma cesaret toplaman için sana yardım edeyim. Yüzünü temizleyim de utanmayı bırak artık! Önce şurayı yalayayım biraz, öğğk! Tüysüz ıslak deri! Gözünden ne diye su çıkartıyorsun! Tadi çok kötü… Aynı ayaksızların yaşadığı büyük su gibi? Sen de mi ayaksızsın? Ses geliyor yine, ne diyorsun yahu bir de anlasam?

- Kızım…

14 Şubat 09, Moda

14 Şubat 2009 Cumartesi

The Dark Stories: Long Hours Hill


Collapse..Ruin...Disaster...

I was climbing up to that hill again.. Darkness.. Again.. Dim darkness... I could hear the little insects that cant be seen.. They were like a choro.. I could hear the smashing grass under my feet.. Path was getting more steep.. Getting more rocky.. I stopped and looked up if i could see the peak.. I couldnt even see my front.. Wind started to blow.. Wind started to beat my face.. Didnt even try to protect my face.. It was blowing such cold that one couldnt make any mimic.. NO emotion... Started to climb up again.. Rain started.. Cats and dogs... Rain was as heavy as iron.. Iron drops.. Lightinings.. Thunders... Sky is black.. Sky is partial gray.. Needed to be there as quick as possible.. But i was weak.. So weak.. Closed my eyes.. Continued my way.. My aim.... Cant remember how long i walked.. I saw it.. Saw the tree.. I was on top of the long hours hill.. There was a light there.. Was shinig, I could see some light gleams between the leaf and branches... Moon light... Walked under the tree and felt and smelled it. Closed my eyes.. and felt the happiness of being there... I guessed you would be there.. But you werent there.. Sit down. I thought you would come and take me.. anyway.. I decided to stay there.. May be you would come.. May be not.. May be goddamn not.. Nothing to do but things to lose.. Days passed.. Months passed... i was waiting there but you were NOT.. .Could not cry more.. My eyes were stinging, aching, tingling... Long Hours hill.. This is why i call there Long Hours Hill.. you just wait,nothing more.. Will she come?.. Really, dont know.. By the way, im still waiting...

Ekim 2000, İstanbul

The Dark Stories: The Battle


Dim dark has surrounded my soul, eating the left overs. Heating the water in the pot, pouring all of it. Collecting the happiness from the ground. Spreading them into the blue-greenish sea in a gray weather which has dark clouds floating on it. A kid is trying to fly his kite on this pitifull mood. A man is drinking his wine at the shore. Fighting with the past, swearing all the beings which has took part in his life…

The moon has started to show itself. Judging the sky… Punishing it with dark. Hung its guards upon it. Ordered them to shine over the sea, sky and sadness. The wind stood against the moon. Blew with all of its mightness… Gathered the clouds, thickened them. Screamed the battle of whistle. Echoed in the dim dark… An eagle answered… Dived to the sea, called the waves, poked the tide. Thunders bowed to the screams. Clouds called the rain…

The kid started to afraid. His kite burnt alive by the thunders. He started to cry… Moon blinded the man at the shore. Melted his upcoming future. Took his last passion crumps. The battle between moon and wind has started to collapse everything…

I was trying to awaken from the nightmares that the dim dark was causing. I was alone. Begging to my ancestors, my belief and my fate… Should I have lost the faith in fate? It burns… Burns every piece of me… Sprinkling the tears to universe, shouting at and to the sky. Blood in my veins started to become hot and fluent. Would it be the end?

Your mind magnify my agony. Left me with a cone of cold. Insanity. White candles were placed around me. Lightened the dark. Not for a good deed…

“I’m falling down, how much longer till I hit the ground? I can’t tell you why im breaking down… Do you wonder why I prefer to be alone… Have I really lost control?”

Footsteps were coming from everywhere, candle’s beams started to shake. I felt the cold. I could not open my eys but I could see myself. Laying down with my burden beside me… What was coming? Should I have been afraid of? Should I have started to shiver? The pure magnificent grief… Pray. Pray to the healing prayers. The soul, the dim dark, the battle of wind and moon, the nightmare, the fate, the faith, the body, the candles, the fear, the healing prayers and “the one”…

14 Şubat 09, Moda

13 Şubat 2009 Cuma

Sana Çeyrek Kala


Sana çeyrek kalaydı, beni ise yarım saat geçmişti...


Seni ben yapan neydi? ya da soruyu şöyle sorayım daha uygun, " Beni sen yapan neydi?"...


Bakıyorum hayatın binlerce yıllık döngüsüne, binlerce yıldır içinde barındırdığı nice Mecnunlara ve sayısız Leylalara, anlamıyorum hiçbir şey.. Mecnun çöle düştü, Ferhat dağı deldi, ben ne yaptım?... Bakıyorum sessiz, ıssız ve umutsuzca titreyen beynimdeki yıllardır yapılan kazılardan dolayı delik deşik olmuş sokakların yanlız ve soğuğa maruz kalmış lambalarına.. Kayboluyorum her bir ışık süzmesinde. Kendi beynimin içinde, bana ait sokaklarda kayboluyorum. Kafamı kaldırıyorum bazen yıldız oluyorum seyrediyorum cümle alemi göklerden, kırdığım seni bulmaya çalışıyorum... Bazen güneş oluyorum doğmaya çalışıyorum kalbinin benim için ayırdığın, her hangi bir hafta içi sabahı Eminönü-Sultanahmet tramvayına binmeye çalışır gibi sıkışa sıkışa ezile ezile girmeye çalışır gibi..Evet belki geç kaldım doğmak için ama beni affet ve beni de al oraya.. Sonra ay oluyorum aydınlatmaya çalışıyorum kalbinde bulunduğum karanlık noktaları... Evet belki aydınlatamadım her yeri ama belki ay tutulmuştur... Yağmur oluyorum akıyorum her dağa, her ormana ve ovaya.. Ulaşmaya çalışıyorum sana elimden geldiğince en azından biraz da olsa ıslatabilmek istiyorum kalbinin kuruttuğum yerleri.. Kuş oluyorum çıkıyorum mavinin beyazla dans ettiği yerlere.. Kızgınsın, belki saklanmışsındır bulutlara, dağıtıyorum bütün bulutları, hava parçalı bulutlu, sen yoksun.. Hızlanıyorum, devam ediyorum, gökyüzü bulutsuz oluncaya dek, bulamıyorum kalbini. Belki ben kaçırdıım seni ama bulmak için elimden geleni yapıyorum her şeyin yıprattığı hiç ama hiç yıpranmaktan hoşlanmayan serçe yüreğini.. Koşuyorum insan elinin dokunduğu ve dokunmak istemediği her coğrafyasında, nefesim kesiliyor seni üzdüğüm zamanlarda içtiğim sigaralar yüzünden.. Yoruluyorum, soluklanıyorum, oturup düşünüyorum. Sana çeyrek kala neden seni böylesine üzdüğümü...



Çok büyük bir savaştan mağlup olarak evimin yolunu tutmuş dönüyordum. Yolda yenilgiyi hazmedemeyip çok düşündüm benim gibi daha öncelerden, çok çok öncelerden yenilgiye uğramışların yanına gitmeyi.. Yol dönüşü yani hayatımın son virajından tam bir ışık öncesinde seni gördüm karşıdan karşıya geçerken. Bana baktığın o dünyanın en uzun ve güzel saniyesinde karar verdim yeni bir savaşa.. Bu sefer ki Aşkın İstiklal Savaşıydı...


Bu savaşta tüfek, siper, mermi yoktu.. Bu savaşta yolda alınan bir tek gül, 1 saatlik içinde olsa buluşulan, bir kahve içimlik zamanda ay yüzünün yorgun savaşçı yüreğime bir parça merhem olmasının keyfi vardı. Elinin elimi tutuğunu kaldıramıyorum çünkü kimse benim elimi bu kadar duygu yüklü tutmadı. Bana gülüşünü kaldıramıyorum çünkü kimse senin bana güldüğün gibi içimi ısıtırcasına gülmedi. Öpüşün dudaklarımı yakıyor, titretiyor her yerimi çünkü kimse beni senin gibi sıcak öpmedi. Kalbinin kalbimi sevişini kaldıramıyorum çünkü kimse senin beni sevdiğin gibi sevmedi daha önceleri... Ama yıkılmıyorum senin bu sevgin karşısında, eğiliyorum, iki büklüm oluyorum ama ayaktayım. Kalbinin bütün kapılarını açtın bana, o kadar geniş ki girişini o kadar çok açtın ki.. İçeri adım atmaya korkuyordum. Kaybolacağım diye korkuyordum. Tereddüt ettim belli bir zaman sonra kafamı içeri soktum şöyle bir bakındım ;

İçeride benim için yapılmış bırak Babı-aliyi, cennetin bahçelerini bile kıskandıracak bir bahçe. Bahçedeki benim için yetiştirilmiş, çiçekleri çiçekliğinden kıskandıracak güller, laleler, papatyalar… Kalbinin kokusu, benim içi kokmuş formalite icabı kalp dediğimin içine doluyordu, ferahlıyordu bizimkisi.. Bahçenin en kenarında tatlı tatlı akan, Fırattan öte Dicle kıvamında, masmavi, içindeki kum tanelerini görebilecek kadar berrak ve temiz bir gönül nehiri... Nehire doğru uzandım seyir eyledim kendimi… Beyaz bir sayfada özensiz bir kara noktaydım. Ayağa kalktım, çıkardım üstümü başımı atladım içine… Dibe doğru batıyordum ve battıkça rahatlıyorum. Temizleniyordum, hissediyordum. Hiç bu kadar mutlu olmamıştım nefessiz kalmaktan suyun altında. Ölürsem kalbinde öleyim. Ayaklarım değdiği zaman tüy misali kumlarına itiverdim kendimi yüzeye. Boynuma kadar çıkmıştım suyun üstüne sonra indim su yüzüne. Kafamı kaldırdım baktım yukarılara, bir gülümseme...


Artık içerde ne olduğunu biliyordum korkusuzca içeri girebiliyordum artık. Savaş devam ediyordu, mutluluk sarhoş etmişti bütün ruhumu. Aylardan sonra ilk defa yarını düşünerek yatıyordum. Yarın ki heyecanı düşünerek, uykumda bilinçsizce gülümseyen bir bebek gibi gülümsüyordum, biliyordum öyle olduğunu çünkü öyle uyanıyordum...

Gelen her sevgi saldırısına karşılık vermeye çalışıyordum, kimi zaman bir gülle kimi zaman ağzımı kapatıp kalbimle seni çok seviyorum diyerek...
Bazen başarısız oluyordum malum alışkın değilim ben sevgi seline... Mazeret değil acemilik bunlar… Her şey çok güzel gidiyordu bana güvenen, inanan bir kalp vardı… Ama harp hali, herkes yanlış yapar… Önemli olan az kayıpla başarıya ulaşmak... Sana çeyrek kala yapılan hata...


Seni düşlüyorum güneşin cehennem sıcağında, unutuyorum acıyı. Uçurumları başucuma koyuyorum, sıralıyorum hepsini. Hepsinden atlıyorum aşağıya.. Neden mi? aşağıda sen varsın çünkü... Anadoluda her hangi bir dağın tepesine çıkıyorum, avazım çıktığı kadar haykırıyorum beni ben yapan seni… Sesim kısılıyor, aldırmıyorum beni duyana kadar haykırmaya devam ediyorum... Oturuyorum dizlerinin dibine yanık bir türkü söylüyorum liriklerim güzelliğinin garantisinde… "Bir düş ol gir koynuma, şu sahipsiz akşamda, kimsin diye sormam nerden girdin bilirim, sevda ol gir koynuma, senin olayım, taşınayım kalbine sonsuza dek kiracı olayım. Gecenin bir yarısında, çiğdem olup tüt burnuma, biz olup tüt burnuma... Yok olmanın hududunda, var olmanın umusuyla, sarı harman tozuyla, toprağın kokusuyla düş ol, gir koynuma.. Var et beni..."

Sana çeyrek kala üzdüm seni…
Senin için girmeyeceğim savaş ve öldürmeyeceğim "ben" yoktur...

2003 Sonbahar

Panaromik


Kendimde sakladığım “şey”,
Ve bir kenara attığım “şey”…
Ve nasıl bir yere geldim şu gelişigüzel “ışıltılı” günlerde
Gerçekten değer verdiğim “şeyler”, yolun en sapa yerinde terk etti
“Bastırılmış” ve “gururlu” olduğum için…
Yolun ortasında çok geç uyandım,
Akşamdan kalma ve yaşlı hissediyorum
Gözlerimi tam açamıyordum, kaşlarım çatıktı, yok alakası seninle
Çünkü güneş hala parlaktı hatta parlak değildi sadece “hava aydınlıktı”.
Yolun aşağısına çıplak ayakla yürüdüm
Şeyleri düşünmeye başladım,
Şeyler hakkında..
Bir an önce arabama binip ve bir an önce gidilen yerlere gitmek istedim.
Hani olur ya, senin gibilerle karşılaşırsın, tanışırsın…
Ama işte ayaktayım, üzgün ve özgür, uykusuz ve mahmur, aziz ve günahkâr …
Ağlayamıyorum ve göremiyorum
Ne yaptım?
Tanrım! ne yaptık?
Uyuşuk olduğumu bilmiyor muydun?
Artık bir şey hissedemiyorum
Sadece gülümsemeler, hafta içleri ve hafta sonları,
Bazen yalnız geçirilen yılbaşları,
Bazen bayramlar….
Bazen günler…
Bazen ise..
Kayba karşı adamsendeci, alakasız, aldırışsız, aldırmaz,
Ve birkaç “a” lı kelime daha…
İçimde bir inanç var,
Oralarda bir yerde,
Bir mutfakta,
Bir kafede,
Bir falezde,
Bir şehirde,
Bir ülkede bir ruh var, beni yönlendiren.
Merak ediyorum acaba biliyor mu?
Hangi yön aşağı, hangi yön yukarı…
Akıttım dışarı,
Kayboldu, görmüyor musun?
Panaromik bir sahne düşün,
Uçurumun kenarında kör bir adam, elinde bir rom şişesi
Ya da rastgele uçan bir uçurtma düşün, yükseklerde
Bir dizgede asılı kalmış
Ya da boş bir odaya düşmüş,
Tamda bir “yabancının” ayakuçlarına
Belki “başka şehirde” olurdu şimdi
Yavaş yavaş gelirdi “bir yerlere takılmasın”, ulaşmadan asılı kalmasın diye,
Uçurtmayı vurmasınlar… "İzledin mi o filmi?" ...
Tahmin etmiştim…

9 Dec 08

12 Şubat 2009 Perşembe

14' lük

Kaç denemde çıkartılmış bu can bedenden
Beden arşa yükselmiş bıkmış artık emekten
Posası ardında kalır damlamaz elekten
Yürek kırılır, ritim atar artık felekten.

Aziz dua eder mabedinde ta yürekten
Birileri elbette duyar yüce cennetten
Çileler dolar artık, medet bekler melekten
Melek gelir aniden korku gider Azizden.

Sevgi saygı kalmamış duygularla oynanmış
Bir varmış bir yokmuş yalanlarla uyutulmuş
Menfaat dağının ortasında cennet yanmış
Dünyanın kuralı buymuş herkes buna uymuş.

Bahçemde umut tohumları aşk ile yanar
Közünde ağıt, yürekler meşk ile dağlanır
Üzerine biraz zılgıt, şarapla harlanır
Günahkar gelir bir anlam veremez, zorlanır.

Eldebran açar, seyyah üzerine basmaz
Şeytan sunar fesatlığını, eller koparmaz
Takıntılar korkutuldu, yürek aldırmaz
Yari olmadan bu diyarlarda güneş doğmaz.

Bu yabanda bir çocuk kalır, gözleri viran
Ekilmiştir körpeliğine korku, şer hicran
Etrafı sarmalanmış acımasız, ker tırpan
Melekler gökten iner kanatları zer meyan.

Elemler kederler gelir, nefsi ister ikrar
Olurdu Talip, can kalmamıştı, katıksız har
Bilirdi hiç dönülmezdi bu yollardan tekrar
Pir şah derdi, kul secde eder ve gönül ağlar.

Eridikçe içimde hatıralar, yanlızım
Yıllardır ararım seni, derindedir sızım
Düştüm yollara haykırdım seni, rüyam nazım
Bir gün elbet dedim, vaz geçmedim buydu farzım.

Aşkı sen bilirsin ama maruz kalan kalbin
Hep sonunda ortada kalıp ağlayan sendin
Tektin, yektin engelleyemedin yoktu yetkin
Farkındasın aşk acıdır, sonu ağır hazin.

Eşlik ederken yükü bindirmeyen makbuldur
Eylemez kelam, ruhun sonuçlara kabuldur
Daha kaç sefer öleceksin, valla meçhuldur
Bir gün diyeceksin bu da benden sondur.

12 Şubat 2009, Cihangir

6 Şubat 2009 Cuma

Ben ve Ben


Ben "beni" gördüm,ben "beni" görünce kahroldum."Ben" ben değil gibiydi..

Geçenlerde yolda beni gördüm.O kadar kötü olmuş ki...Eski ben kalmamış..Hayata umutla bakan,hayatı seven,hayatı hakkıyla yaşayan ben bitmiş artık..İlk başta beni bile tanımadı ben.Kuşkucu gözlerle baktı.Gülümsedim,şaşırdı..
Yanına gittim...

-Nasılsın?

(Cevap yok)

-Uzun zamandır görünmüyordun..Nerelerdeydin?

(Kendi benliğini kaybetmiş,şaşkın,kuşkucu,korkak gözlerle baktı)

-Uzun zamandır görüşemiyoruz,biraz oturalım mı bir yerlerde?

(Konuşmadan gözleriyle evet dedi)

(Sahilde ufak bir çay bahçesine götürdüm beni,yol boyunca konuşmadı sadece yerlerdeki taşlara baktı..)

-Şöyle oturalım..

(Bahçenin en uzak köşesini seçtim,gerçi kimse yoktu benden başka..2 çay söyledim,biri şekersiz,biliyorum ben şeker kullanmazdı..)

-Seni gördüğüme çok sevindim,e e neler yaptın bunca zaman?

(Ben şöyle beni bir süzdü ve iyot kokan,martıların birbirleriyle aşıkların attığı ekmekleri kapıştığı denizin ufkuna doğru baktı..Gözünde bir damla yaş..)

-Neden susuyorsun? Ne oldu sana? Banada mı anlatmıyacaksın?

(Elleri titriyordu,bir sigara yaktı..Eskiden olduğu gibi tutmadı bana da)

-Bir tane de bana verirmisin?

(Sigaram vardı sadece ortam yapmaya çalışıyordum.Sadece paketi önüme doğru sürdü bana bakmadan.)

-Sağol..

(Sigarayı içine önceden hiç çekmediği gibi çekiyordu..Elleri titriyordu..Saçları karma karışık sakalıyla dans ediyordu..)

-Neden böyle yapıyorsun? Ben senin en iyi dostun değilmiydim? Nerelere kayboldun? Neden bana haber vermedin?

(Elinde sigara hafif hafif sallanmaya başladı.Gözünden akan damlanın yarattığı iz kurumuştu ama hala fark edilebiliyordu.Derin bir nefes aldı..)

-Açmısın?Ben kahvaltı yapamadım daha.(çaycıya seslenerek) Ustaa bize 2 simit!

(Döndü ve ben istemiyorum dedi yine gözleriyle)

-Usta simitler bir oldu!!

(Çaylar geldi..Simitte..)

-Buranın çayı çok güzel..Her sabah burada biraz otururum.Sahil en güzel buradan görülür..

(Çayını aldı ve bir yudum çekti,yerine koydu..)

-Hayat isteğin gibi gitmiyor galiba..

(Ben bana doğru döndü ağzını açtı..Derin bir nefes alarak masaya doğru başını eğdi.)

-Sen çok değişmişsin..Eskiden böyle değildin sen.Başına ne geldi? Seni bu hala ne getirdi?

(Ses tonumu yükseltmiş kızmaya başlamıştım fakat sanki kendi kendime konuşuyordum.)

-Susucakmısın?

(Ne yapsam işe yaramıyordu,)

-Sen..

(Elini bana doğru kaldırdı ve eliyle lütfen devam etme dedi..Ayağa kalktı..Cebini karıştırdı masaya bir kaç milyon para bıraktı ve bana bakmadan döndü arkasını, bahçeden çıktı ve sahil boyunca yürümeye başladı.Ayağa kalktım peşinden gittim ama bahçe çıkışında durdum.Sallana sallana yürüyordu, ellerini yüzüne sürüyordu..Ağlıyordu..Ağlıyordum..Gözden kaybolana kadar arkasından baktım ve kısık bir sesle; )

-Güle güle dostum..

(Dedim).



2 Şubat 2009 Pazartesi

Bilinmez

Seyir, benden bir parça. İkimizden de bir şeyler. Seyyah, ben. Yol, yoldaş. Bir kaçış mı? Bilinmez.

Bir yol düşün. Boş, çatlak, sıcak… Tek başıma seyir ediyorum gece ve gündüz. Nereye gittiğimi bilmiyorum henüz. Yol geniş, yol boş. Her şey “akışında”, bütün şeritler benim. İstediğimden istediğime düşünmeden geçebiliyorum. Sinyal yakmadan… Ve yol ben istediğim kadar uzun, ben istediğim kadar geniş, ben istediğim kadar… İster yavaş, ister hızlı. Ne kadar sürede sabitlerden kaçmak istiyorsam o kadardır hızım. Bazen beden ruhu kıskanır tatmak ister acıyı. Hoşuna gider mi? Bilinmez. Alışamaz sanırım ruh kadar çünkü ruh çok ufak yaşta başlamıştır. Alışmıştır. Yaştır, eğilmiştir. Bazen inerim aşağıya, eğilirim ve dokunurum. Sıcaklığını hissederim, çatlaklara parmaklarımı sokarım, parça kopartırım, cebime koyarım. İçimdir, içiyimdir. Sıkıldım tek başıma seyyahlık etmekten. Yok hayır, yol değil sıkan. Eksiklik. Belki paylaşım. Biraz ondan biraz bundan. Özlem mi? Bilinmez…

Uçmak, özgürce süzülmek. Özgürce kaçmak. Şehir, sabit acılar. Sonu gelmez acılar. İrtifa, özgürlük ve sabitler arasındaki köprü. Köprü, kaçamadığımız gerçekler. Gerçek, içine daldıklarımız…

O gün hiç beklemediğim bir şey bulmuştum. Her zaman tadamadığım bir şey. Tadını unuttuğum bir tat. Sevinçle kaptım. Üzerinde durup İstanbulu seyrettiğim, seni aradığım, en sevdiğim çatımda buldum. Nasıl gelmişti oraya bilmiyorum ama oradaydı. Ben mi koymuştum da unutmuştum? Bilinmez. Boşluğa bıraktım kendimi çatımdan. En sevdiğim tarzdı. Tam yere düşecekken, başladım yine kanat çırpmaya. Her seferinde yere çarapacak birinin duygularını hissederdim. Hep tam zamanında davranırdım, sitem mi? Bilinmez. Anlamaya çalışırdım. Gözlerim kapalı. Hayat, önümde ta derinimde… Korumak istedim. Ağzımda bir kere tadı kalmıştı, hiç unutmam. Bununda tadı ayrı o yüzden yemeyi göze alamadım. Ağzımda ki özlem bitecek, onu artık tadamayacağım diye belki. Kim bilir. Yükseldim, ağır ağır. Şehir yavaş yavaş kayboluyordu. Ufalıyordu. O ufaldıkça, içinde barındırdığı her şeyi de ufaltıyordu. Acıyı, korkuyu, endişeyi ve bilumum beyin işgalcilerini. Tek özleyebileceğim yer sanırım çatımdı. Kırıktı kiremitleri , çok fazla rahat bir şekilde duracak yer yoktu ama olsun. Artık, şehir yoktu altımda. Vardı ama yoktu. Bulut var artık, yüzüme çarpan nemi vardı. Bembeyaz, yumuşak, sessiz. Rüzgar burada şehirde ki gibi kötü darvanmıyor bana, çok merak ettim nedenini çünkü şehirde böyle değildi, hiç istediğim yere uçmamı sağlamazdı, hep bir engeldi. Barıştık mı ki biz? Bilinmez. Şu an gayet aramız iyi sanırım. Engel olmuyor artık bana. Aksine, hafifçe itiyor beni. Bütün güvensizliğim gitti çünkü çok mutlu etti beni. Belki de şehirde olduğum için, uçmadığım için kızıyordu bana engelliyordu uçmak istediğim zamanlarda. Ona göre, işimi halletmek için uçuyordum galiba. Uçmak için uçmadığım için kızıyordu. Kuş olduğumu unuttuğum için olabilir. Bilinmez.


Masallar anlatılırdı biz küçükken. Sonu mutlu biten masallar. Sanki bir gün bizde o masalların bir tanesinin kahramanı olacakmışız da oryantasyondaymışız gibiydi. Gibi gibi. Böyle bir heyecan, bir umutlu bekleyiş. Hep sonunu merak ederdik. Mutlu bitecekti, aşikar. Ama merak ederdik…

Bir keresinde hiç unutmam, her zaman ki gibi günlük çilek toplamama çıkmıştım. Güneş yine ben kalkmadan ısıtmıştı her yeri. Tek isteğim, o uyanmadan taze çilek toplayabilmekti. Bizim ormanın çilekleri pek bir nazlıdır. Sabah toplamazsan , öğleden sonra ekişirlerdi. Bir söylentiye göre, orman perileri öğleden sonra uyanıp, çileklerin üzerlerine kraliçe perinin yaptığı özel karışımından dökermiş kimse tadını beğenip yemesin diye. Ona göre ormanın bütün çilekleri onunmuş. Bana göre sadece çilekler biraz nazlı o kadar. Kırılganlar. Aslında bundan da emin değilim. Bizim ormanda söylenti çoktur. Gökkuşağı cinleri Leprechaunların inanışına göre de çilekler kendilerini çok güzel zannedermiş. Onlar için sabah kalkılmazmıymış diye düşünürlermiş o yüzden sabah toplanmazlarsa ekşirlermiş. Benim söylentim ise nazlı olmaları… Ormanda en güzel çilekler hep o eski Çınarın etrafında oluyor. Bu sefer kocaman bir sepet almıştım yanıma. Yemediklerini reçel yaparım diye düşünmüştüm. Çınarın oraya vardığımda, bütün çileklerin toplandığını gördüm. Şaşırdım ve üzüldüm. Benden önce kim gelmiş olabilirdi ki? Bilinmez. Kim almışsa bir daha burada çilek yetişmesini istememiş heralde! O çalıların hali neydi? Ezilmiş, dallar kırılmış, yapraklar yerlerde… Nasıl da kızdım anlatamam. Nasıl ben şimdi yani ne yapacağım şaşırdım kaldım! Söz de vermiştim bu sabah çok toplayacağım diye… Söz kendimeydi. İçimden gelmişti bir şeyler yapmak. Belki daha önceden yapmadığım şeyler vardır, onları telafi ederim diye düşünmüştüm… Belki de ilk sen bana çileği tattırdın diye bende sana bu güzel tattan bir sürü vermek istedim. Ama yoktular artık… Birileri almış gitmiş. Acaba sen mi benden önce gelip darmadağan ettin buraları? Niye yapasın ki? Ben zaten sana getirecektim… Düşün düşün bulamadım hiç bir neden. Bunları düşünürken sinirimden Çınarın altında uyuya kalmışım… Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum ama uyandığımda esiyordu hava. Gözlerimi araladım. Ovuşturdum. Aman tanrım! Kocaman bir sepet ve içi çilek dolu! Hemde büyük büyükler. Kıpkırmızı, şişkinler. Aynı buradaki çileklere benziyor. Bunlar buranın çilekleri mi acaba? Kim koydu ki bunları buraya? Bana mıydı acaba yoksa yorulup sepetini bir kenara bırakmış da biraz kestirmek isteyen biri mi? Bilinmez. Ayağa kalktım. Sepete doğru ilerledim, eğildim, aldım, kaldırdım, etrafa bakındım. Bir at sesiyle irkilip sepeti yere bırakmam bir oldu. Sanırım sahibi geldi, çok utandım şimdi hırsız gibi oldum. Arkamı döndüm, beyaz bir at. Onunda dışında başka kimse yok etrafta. Hemde boynuzlu at! Unicornların ormanı terk ettiğini zannediyordum. Sanırım yanılmışım.

- Ben çalmaya çalışmadım yemin ederim!
- Biliyorum.
- Şey, sen mi topladın bunları?
- Evet.
- Bende her sabah gelir toplarım buradan, bu sabah hiç bir şey kalmamış bana, çok üzülecek.
- Onlar senin. Sana topladım
- Neden? Yani seni tanımıyorum o zaman sen de beni tanımıyorsun. Öyle mi?
- Tanımıyorsun. Tanıyorum.
- Nasıl yani?
- Öğle yaklaşıyor, ekşiyecekler.
- Ama ben-
- Beni ormanın Azizleri yolladı, bu sabah goblinlerin gelip burayı talan edeceğini duymuşlar. Benden rica ettiler, onlardan önce kalkıp senin için çilekleri toplamamı istediler. Hahaha!
- Neden güldün şimdi?
- Goblinlerin çilekleri bulamayınca nasıl çıldırdıklarını görmeliydin! Gerçekten görülmeye değerdi! Neyse, artık gitmem lazım.
- Peki Azizler neden benim için böyle bir şey yaptılar ki? Yani minnettarım onlara ama anlamadım ben. Hiç görmedim bile onları. Sen konuştuğuna göre ve onların ricasını yaptığına göre biliyorsundur nedenini?
- Azizler… Bilinmez.

2 Şubat 09