Ellerin dokunurken tenime
en soğuk anında,
en sıcak anımda,
erimek istiyorum
yazmaktan eskimiş ellerine.
Kendi hiçliğimde boğuşurken
en karamsar halimle,
en iyimser halinle
kilitlenmiş bana baktığında
yok etmek istiyorum bütün devrikliğimi.
26 Ağustos 2010 Perşembe
26 Temmuz 2010 Pazartesi
Kişisel Özet
Kadınların eline
doğmamla,
babamı evde görmeyi
istememle,
ev ahalisi tarafından
alkışlarla ve gururla
sanki bir haltmış gibi
6 aylık bebeğin
yürümesiyle,
ve akabinde bir genç ömrü zaman boyunca,
sıkıntıya yol
açmasıyla,
yanında büyüdüğüm
asabi, geçmişten kopamayan
o büyük ve yaşlı kadının sigaralarını
yakmamla,
ve o sigaraların beni
yakmasıyla,
ergenliğin getirdiği
yeniliklerin vücudumun
iki ters istikametine,
kafama ve kafama
doğru akmaya başladığında,
olan bitene,
acıtana ve sancıtana karşı hissettiğim
karmaşıklığımla ve korkumla,
ilk kadını ve aşkını
tattığım,
ilk zaferimi kazandığım
ve aynı ilklikte kaybettiğim
ilk aşkımla,
dinlediğim bütün o
can ve kulak katilleri
müzik gruplarıyla,
büyüdüğümü zannettiğim yıllarda
sahte bir aşka
tutulmuşluğumla,
o kafalardan bu kafalara
pervasızca, acemice ve aceleyle
geçmemle,
vefanın ve kararsızlığın
benim için kurduğu,
ve benimde çekinmeden kandığım,
kariyer tuzaklarından
kaçmayı bir türlü
başaramamla,
ona buna şuna
kendimi içlerine katmadan
vermeye çalıştığım
ve iyi insan ol
zırvalığımla,
yaşın artması itibariyle
üzerime yüklenen ve beklenen,
çoğunu yapamadığım
ama gayet farkında olduğum
sorumluluklarımla,
kafamda düşler ve kurgular ile
her şeye rağmen
kırılganmışcasına,
tane tane,
özene bezene,
gerçek kadın sevgisiyle
ve umuruyla
elimi tutan
karımla,
ben oldum.
doğmamla,
babamı evde görmeyi
istememle,
ev ahalisi tarafından
alkışlarla ve gururla
sanki bir haltmış gibi
6 aylık bebeğin
yürümesiyle,
ve akabinde bir genç ömrü zaman boyunca,
sıkıntıya yol
açmasıyla,
yanında büyüdüğüm
asabi, geçmişten kopamayan
o büyük ve yaşlı kadının sigaralarını
yakmamla,
ve o sigaraların beni
yakmasıyla,
ergenliğin getirdiği
yeniliklerin vücudumun
iki ters istikametine,
kafama ve kafama
doğru akmaya başladığında,
olan bitene,
acıtana ve sancıtana karşı hissettiğim
karmaşıklığımla ve korkumla,
ilk kadını ve aşkını
tattığım,
ilk zaferimi kazandığım
ve aynı ilklikte kaybettiğim
ilk aşkımla,
dinlediğim bütün o
can ve kulak katilleri
müzik gruplarıyla,
büyüdüğümü zannettiğim yıllarda
sahte bir aşka
tutulmuşluğumla,
o kafalardan bu kafalara
pervasızca, acemice ve aceleyle
geçmemle,
vefanın ve kararsızlığın
benim için kurduğu,
ve benimde çekinmeden kandığım,
kariyer tuzaklarından
kaçmayı bir türlü
başaramamla,
ona buna şuna
kendimi içlerine katmadan
vermeye çalıştığım
ve iyi insan ol
zırvalığımla,
yaşın artması itibariyle
üzerime yüklenen ve beklenen,
çoğunu yapamadığım
ama gayet farkında olduğum
sorumluluklarımla,
kafamda düşler ve kurgular ile
her şeye rağmen
kırılganmışcasına,
tane tane,
özene bezene,
gerçek kadın sevgisiyle
ve umuruyla
elimi tutan
karımla,
ben oldum.
17 Temmuz 2010 Cumartesi
Her Şey Kafada Büyür
ilk defa ot içiyordu,
aklına geldi,
ilk sevişmesine benziyordu.
Kafası olmamıştı.
Aslında bütün heyecanıyla uzanmıştı yatağa,
aklında sadece mutlu sonun vereceği heyecan vardı.
Ellerini nereye koyacağını bilmiyordu,
sanki daha önceden sevişmiş gibi davranmaya çalışıyordu.
Sert mi davranmalıydı?
yoksa,
sahte bir şefkatle yaklaşmalımıydı?
Hani çok seviyor ve farkındaymışcasına...
Gayet cool tavırlarla odaya girdi,
kırmızı koltukta aldı yerini,
sıranın kendisine gelmesini,
sabırsızlıkla bekledi.
Sonunda elindeydi, lisede çok konuşulan
alkol gibi yan etkisi bulunmayan,
her derde deva,
üzgünlüğü mutluluğa çevirdiği iddia edilen,
ucuz ve ünlü bir semtten alınmış
o mucize sigara elindeydi.
Ellerini sevgilisinin;
taze,
genç,
diri
ve süt kokan teninin
en ücra köşelerine doğru
usulcana gezdirdi.
Ufak inlemeler geldiğini duydu,
bir şeyler yaptığının keyfiyle
en güzelinden gülümsedi
açılışı yapılmış körpenin
yüzüne.
Olabildiğince çekti ciğerlerine,
şiştiğini hissediyordu,
uçucağını hayal ediyordu.
Gözlerini kapadı
ve boğazından
ciğerlerine,
en dibine,
son kılcal damarına,
en oksijen taşıyan kanına kadar.
Sanki önceden zaten içiyormuşcasına,
açtı gözlerini,
baktı etrafına,
dumanı 3-5 saniye tuttuktan sonra
büyük bir zevkle havaya dağıttı,
ince ve erkeğe ait olmayan dudaklarının arasından.
Keyif almıştı.
Sigaradan değil,
yaptığından.
Takdire şayan bir oyunculuk sergilemişti.
Anı bekliyordu.
Neler olacağını biliyordu.
Ne de olsa görmüştü arka mahalleden aldığı,
bilmem kaç bin kere kiralanmış,
bozuk kalite,
bol çizikli
ve mutlu son garantili
dandik senaryolu bir pornoda.
İnlemeler çoğaldı,
inlemeler azaldı,
kızın keyifli suratı bir bekleyiş haline büründü.
Sanki sıkılmıştı.
Bir an kafasını eğdi ve malum noktaya baktı.
Her şey gayet muntazam ve seriydi.
Ama nedense bir türlü
o pornoda gördüğü gibi mutlu sona ulaşamıyordu.
Önceden hazırlamıştı,
çok profesyonel görünecekti.
Tam zamanından içinden çekip,
seslerini dışarıdayken çıkartacaktı.
Ama olmuyordu.
Olmamıştı.
Yeter diyordu tuş olmuş arkadaş.
Aynı harketi yapmaya devam etti,
mütemadiyen.
olabildiğince çekti,
şişirdi,
hayalini kurdu,
gözler aynı hissiyatla kapatıldı,
son noktaya kadar düşündü,
3-5 saniyesini geçirdi,
havaya dağıttı,
ama olmuyordu.
Olmamıştı.
Bitti diyordu göt olmuş arkadaş.
aklına geldi,
ilk sevişmesine benziyordu.
Kafası olmamıştı.
Aslında bütün heyecanıyla uzanmıştı yatağa,
aklında sadece mutlu sonun vereceği heyecan vardı.
Ellerini nereye koyacağını bilmiyordu,
sanki daha önceden sevişmiş gibi davranmaya çalışıyordu.
Sert mi davranmalıydı?
yoksa,
sahte bir şefkatle yaklaşmalımıydı?
Hani çok seviyor ve farkındaymışcasına...
Gayet cool tavırlarla odaya girdi,
kırmızı koltukta aldı yerini,
sıranın kendisine gelmesini,
sabırsızlıkla bekledi.
Sonunda elindeydi, lisede çok konuşulan
alkol gibi yan etkisi bulunmayan,
her derde deva,
üzgünlüğü mutluluğa çevirdiği iddia edilen,
ucuz ve ünlü bir semtten alınmış
o mucize sigara elindeydi.
Ellerini sevgilisinin;
taze,
genç,
diri
ve süt kokan teninin
en ücra köşelerine doğru
usulcana gezdirdi.
Ufak inlemeler geldiğini duydu,
bir şeyler yaptığının keyfiyle
en güzelinden gülümsedi
açılışı yapılmış körpenin
yüzüne.
Olabildiğince çekti ciğerlerine,
şiştiğini hissediyordu,
uçucağını hayal ediyordu.
Gözlerini kapadı
ve boğazından
ciğerlerine,
en dibine,
son kılcal damarına,
en oksijen taşıyan kanına kadar.
Sanki önceden zaten içiyormuşcasına,
açtı gözlerini,
baktı etrafına,
dumanı 3-5 saniye tuttuktan sonra
büyük bir zevkle havaya dağıttı,
ince ve erkeğe ait olmayan dudaklarının arasından.
Keyif almıştı.
Sigaradan değil,
yaptığından.
Takdire şayan bir oyunculuk sergilemişti.
Anı bekliyordu.
Neler olacağını biliyordu.
Ne de olsa görmüştü arka mahalleden aldığı,
bilmem kaç bin kere kiralanmış,
bozuk kalite,
bol çizikli
ve mutlu son garantili
dandik senaryolu bir pornoda.
İnlemeler çoğaldı,
inlemeler azaldı,
kızın keyifli suratı bir bekleyiş haline büründü.
Sanki sıkılmıştı.
Bir an kafasını eğdi ve malum noktaya baktı.
Her şey gayet muntazam ve seriydi.
Ama nedense bir türlü
o pornoda gördüğü gibi mutlu sona ulaşamıyordu.
Önceden hazırlamıştı,
çok profesyonel görünecekti.
Tam zamanından içinden çekip,
seslerini dışarıdayken çıkartacaktı.
Ama olmuyordu.
Olmamıştı.
Yeter diyordu tuş olmuş arkadaş.
Aynı harketi yapmaya devam etti,
mütemadiyen.
olabildiğince çekti,
şişirdi,
hayalini kurdu,
gözler aynı hissiyatla kapatıldı,
son noktaya kadar düşündü,
3-5 saniyesini geçirdi,
havaya dağıttı,
ama olmuyordu.
Olmamıştı.
Bitti diyordu göt olmuş arkadaş.
13 Temmuz 2010 Salı
Bir Yaz Gecesi Rüyası
Su akıtan klima,
damlaların periyodik şekilde kavuştukları kova,
weirdo bir yaz,
bulunamayan kül tablaları,
erişilemeyen çakmaklar,
yavaş bir internet,
falcının bahsini ettiği keramet,
beyin sapımın içindeki amansız "felaket"...
Libidolu ve hassas memen,
kusursuz bir ten,
boyun dibinin kokusu,
ensendeki bebek tüyler,
şeffaf göz kapakların,
tutamadığın kahkaların ve
yatağımızdaki böcekler...
Gece durmadan kamikaze dalışları yapan
iğrenç tuvalet sinekleri,
bir türlü çalıştırmasını beceremediğim ev aletleri,
asmasına üşendiğim ve unuttuğum banyo gereçleri,
bombe yapmış parkeler,
göğsümdeki ağrı,
bırakamadığım bağımlılıklarım,
bırakmak istediklerim ve istemediklerimin toplamı
kronik öksürüklerim
ve osuruklarım...
Saçlarımın arasından akan narin parmakların,
gözlerindeki haleler,
döktürdüğün nameler,
ısırmaların ve kenetlemelerin,
ilahi dokunuşların ve öpüşlerin
arkadan gelen Srv solosunun
yanındaki karşı konulmaz çekiciliğin
ve odaya girerken ki gülümsemen...
Suratımın daimi ikametgahları olan siyah noktalarım
nedensiz sırt kaşınmalarım
ve alaksız çıkışlarım
"arka arkaya" saydığım
ve yaktığım sigaralarım,
tişortlarımdaki delikler
kuramadığım cümleler
yanlış telafuz ettiğim kelimeler,
yazamadığım bütün şeyler...
damlaların periyodik şekilde kavuştukları kova,
weirdo bir yaz,
bulunamayan kül tablaları,
erişilemeyen çakmaklar,
yavaş bir internet,
falcının bahsini ettiği keramet,
beyin sapımın içindeki amansız "felaket"...
Libidolu ve hassas memen,
kusursuz bir ten,
boyun dibinin kokusu,
ensendeki bebek tüyler,
şeffaf göz kapakların,
tutamadığın kahkaların ve
yatağımızdaki böcekler...
Gece durmadan kamikaze dalışları yapan
iğrenç tuvalet sinekleri,
bir türlü çalıştırmasını beceremediğim ev aletleri,
asmasına üşendiğim ve unuttuğum banyo gereçleri,
bombe yapmış parkeler,
göğsümdeki ağrı,
bırakamadığım bağımlılıklarım,
bırakmak istediklerim ve istemediklerimin toplamı
kronik öksürüklerim
ve osuruklarım...
Saçlarımın arasından akan narin parmakların,
gözlerindeki haleler,
döktürdüğün nameler,
ısırmaların ve kenetlemelerin,
ilahi dokunuşların ve öpüşlerin
arkadan gelen Srv solosunun
yanındaki karşı konulmaz çekiciliğin
ve odaya girerken ki gülümsemen...
Suratımın daimi ikametgahları olan siyah noktalarım
nedensiz sırt kaşınmalarım
ve alaksız çıkışlarım
"arka arkaya" saydığım
ve yaktığım sigaralarım,
tişortlarımdaki delikler
kuramadığım cümleler
yanlış telafuz ettiğim kelimeler,
yazamadığım bütün şeyler...
6 Temmuz 2010 Salı
Kurşun Geçirmez Gülümseme
Olay mahalinden ayrılmadan önce
bir ısırık daha almak istedim,
kırmızı ve paramparça dudaklarından.
Bir çok yalan söyleyerek,
bilerek,
koşa koşa geldim,
o lanet pis kokulu otel odasına.
Ne kadar da zarif ve masum uzanıyorsun
beyaz çarşafların arasında uyurken
kırmızılar içinde
gülümsüyorsun,
senin sana yapamadığını ben yapmıştım sana,
kendine vermeye çalıştığın ceza benim ödülüm oldu.
Ödülüme son bir defa yaklaştım,
ısırdım o liğme dudakları,
kanın tam bir insandı,
tatsız ve demirli
ama en azından senin gibi
değildi kibirli.
bir halt yediğinin sevinci.
üzüntü, masumluk, umutlanmayı beklemen,
hatalarının sebebiydi.
Peki benimkilerin ki neydi?
Neyin tam olarak seni arzulamamı sağladı?
karar veremiyorum.
Sanırım bardağı masaya çarpışındı...
Tam içeri girdiğimde
zihnimin her yerine işledi
kafanın bar masasına düşüşü...
Uzun ince zarif ve beyaz kolların
nasıl da savruldu havada
kafan ile tam bir uyum halindeydiler
acı içindeydiler,
karamsar ve hovarda.
Benim olmalıydın.
İçimdeki bütün nefret ve sinir
sana akmalıydı,
vücudumun her deliğinden.
Zaten benim dışında seni herhangi biri
sallamıyordu.
En azından benim kadar.
Kolların seni düzeltmeye yeltendiğinde
kaslarının titremesi
zorlanman...
"Bir tane daha, tek buz"
diye dövmeli ve gerizekalı görünüşünden
ödün vermeyen,
bahşişi cebe indirdiğinde yüzünde ahmak bir gülümseme beliren,
muhtemelen hayatında en iyi yaptığı ve yapamadığı iş olan
barmenliği sırtına yapışıp kalan eskilerin de dediği gibi
"yılların eskitemediği" tipten olan barmene bakıp
attığın o kahkaha,
boğazını yırtıyordu,
yakıyordu,
devirdiğin viski bardakları gibi
yakıyordu içeride ne varsa.
Belliydi yakmak istediğin,
belliydi buna ortak olmak istediğim.
İçeri girdiğim an belliydi bütün her şey.
Yanına oturduğumda,
aklın kayıyordu
hiç umursamadığım,
sadece senin hayatın rezil gibi bakışlarını.
Bilmen gerekirdi.
Hepimiz boktan birer hayat sürüyoruz,
griliğin içinde oradan oraya koşuşturuyoruz,
hep daha az hatırlamak için
bizde senin gibi deviriyoruz,
biz de senin gibi umursamıyoruz ne içtiğimizi,
ya da ne kadar dandik olduğunu...
"İki yap"
Tepkin ne olacaktı diye beklerken
acınacak gülümsenle bana baktığın an
fişeklendi içimdeki bütün derinlikler;
"Tek buz"..
Ne kadar hoştu her şey,
sen bana yalan söylüyordun
ben sana yalan söylüyordum,
her şey kuralına göre işliyordu,
senin umutsuzluğun ve kederin benimkinden fazla,
benim umutsuzluğum ve kederim seninkinden fazla,
sevmiştik ikimizde sidik yarışını,
içimde kıpırdamayan yer kalmamıştı.
Hayatın bokluğunun farkında olan ben,
ve daha yeni yeni bir şeyleri fark etmeye çalışan sen.
Bedenlerimiz bizden daha cesaretliydi,
ikimizde farkına varmıştık
bir iki üç bardak,
hesaplanan sayıda ulaşmıştık
gökyüzüne.
Limitleri aşmıştık,
istediğimiz kıvamdaydık,
sıcak,
hayatlarımıza yeni birer yanlış katmaya artık hazırdık.
Nereye gideceğimizi sorduğumda,
umursadığımı sanma.
Hemen kapılmıştın,
başladın anlatmaya ve tarif etmeye,
kaldığın o ucube yeri.
İşte bu yüzden bunları yazan benim,
sen değilsin.
Hayat aslında çok basit,
herkes bok içinde,
bu hayatta büyük farkındalık küçük farkındalığı her zaman yerdi.
İşte kapılmıştın yine o fark etmeyen tarafının densizliğine...
bir ısırık daha almak istedim,
kırmızı ve paramparça dudaklarından.
Bir çok yalan söyleyerek,
bilerek,
koşa koşa geldim,
o lanet pis kokulu otel odasına.
Ne kadar da zarif ve masum uzanıyorsun
beyaz çarşafların arasında uyurken
kırmızılar içinde
gülümsüyorsun,
senin sana yapamadığını ben yapmıştım sana,
kendine vermeye çalıştığın ceza benim ödülüm oldu.
Ödülüme son bir defa yaklaştım,
ısırdım o liğme dudakları,
kanın tam bir insandı,
tatsız ve demirli
ama en azından senin gibi
değildi kibirli.
bir halt yediğinin sevinci.
üzüntü, masumluk, umutlanmayı beklemen,
hatalarının sebebiydi.
Peki benimkilerin ki neydi?
Neyin tam olarak seni arzulamamı sağladı?
karar veremiyorum.
Sanırım bardağı masaya çarpışındı...
Tam içeri girdiğimde
zihnimin her yerine işledi
kafanın bar masasına düşüşü...
Uzun ince zarif ve beyaz kolların
nasıl da savruldu havada
kafan ile tam bir uyum halindeydiler
acı içindeydiler,
karamsar ve hovarda.
Benim olmalıydın.
İçimdeki bütün nefret ve sinir
sana akmalıydı,
vücudumun her deliğinden.
Zaten benim dışında seni herhangi biri
sallamıyordu.
En azından benim kadar.
Kolların seni düzeltmeye yeltendiğinde
kaslarının titremesi
zorlanman...
"Bir tane daha, tek buz"
diye dövmeli ve gerizekalı görünüşünden
ödün vermeyen,
bahşişi cebe indirdiğinde yüzünde ahmak bir gülümseme beliren,
muhtemelen hayatında en iyi yaptığı ve yapamadığı iş olan
barmenliği sırtına yapışıp kalan eskilerin de dediği gibi
"yılların eskitemediği" tipten olan barmene bakıp
attığın o kahkaha,
boğazını yırtıyordu,
yakıyordu,
devirdiğin viski bardakları gibi
yakıyordu içeride ne varsa.
Belliydi yakmak istediğin,
belliydi buna ortak olmak istediğim.
İçeri girdiğim an belliydi bütün her şey.
Yanına oturduğumda,
aklın kayıyordu
hiç umursamadığım,
sadece senin hayatın rezil gibi bakışlarını.
Bilmen gerekirdi.
Hepimiz boktan birer hayat sürüyoruz,
griliğin içinde oradan oraya koşuşturuyoruz,
hep daha az hatırlamak için
bizde senin gibi deviriyoruz,
biz de senin gibi umursamıyoruz ne içtiğimizi,
ya da ne kadar dandik olduğunu...
"İki yap"
Tepkin ne olacaktı diye beklerken
acınacak gülümsenle bana baktığın an
fişeklendi içimdeki bütün derinlikler;
"Tek buz"..
Ne kadar hoştu her şey,
sen bana yalan söylüyordun
ben sana yalan söylüyordum,
her şey kuralına göre işliyordu,
senin umutsuzluğun ve kederin benimkinden fazla,
benim umutsuzluğum ve kederim seninkinden fazla,
sevmiştik ikimizde sidik yarışını,
içimde kıpırdamayan yer kalmamıştı.
Hayatın bokluğunun farkında olan ben,
ve daha yeni yeni bir şeyleri fark etmeye çalışan sen.
Bedenlerimiz bizden daha cesaretliydi,
ikimizde farkına varmıştık
bir iki üç bardak,
hesaplanan sayıda ulaşmıştık
gökyüzüne.
Limitleri aşmıştık,
istediğimiz kıvamdaydık,
sıcak,
hayatlarımıza yeni birer yanlış katmaya artık hazırdık.
Nereye gideceğimizi sorduğumda,
umursadığımı sanma.
Hemen kapılmıştın,
başladın anlatmaya ve tarif etmeye,
kaldığın o ucube yeri.
İşte bu yüzden bunları yazan benim,
sen değilsin.
Hayat aslında çok basit,
herkes bok içinde,
bu hayatta büyük farkındalık küçük farkındalığı her zaman yerdi.
İşte kapılmıştın yine o fark etmeyen tarafının densizliğine...
İşte Güneş
Nereden aklıma geldi bilmiyorum. Öyle aniden, durup dururken belirdi kafamda. Nasıl da hissede hissede kulağımda kulaklık geri kalan dünyayı duymadan dinlerdim. Ne de olsa dünyada "en yazık" bendim. Ona buna her şeye dinlerdim. Şimdi yine dinledim. Yıllar yıllar sonra aklıma geldi ve sanki aynı hassasiyetteydi.. Tam kavrayamadım. Bu sefer dahası için dinleyeceğim..
TAK!
Rewind
Play
İşte güneş, hiç batmadı ki
Erir kanatların çıkarsan yükseğe
Yaş çok gençti, bırak bu işleri diyorlar
Bıkmıştın sefaletten, nefes almaktan, vermekten
Onun haberi bile yok ne kadar çok sevdiğinden...
Bıkmıştın okullardan, ceketten, kravattan
Seni hep zorluyorlar, ruhunu istiyorlar
İşte, işte güneş şimdi acil bir şekilde yaşamak gerek
Yaşam, onların bilmediği bir yerde başlıyor
İşte güneş, hiç solmadı ki
Ne reklamı vardı ne de bir klibi
İşte şarkı, ne zaman yazıldı
Ne listeye girdi ne de bir ödül aldı
Bıkmıştın reklamlardan içi, boş şarkılardan
Sözlüde terlemekten maçta yenilmekten
Bıkmıştın savaşlardan tek başına koşmaktan
Bu şarkıyı dinleyenden ve onu söyleyenden
Yayınlardan, sayımlardan, korku içinde olmaktan
Kalabalık otobüsten, yürümeyen trafikten
O partiden, şu heriften, hep zam gelen kasetlerden
Aet'den, kaidelerden, önündeki engellerden
İşte, işte güneş...
Kesmeşeker.
TAK!
Rewind
Play
İşte güneş, hiç batmadı ki
Erir kanatların çıkarsan yükseğe
Yaş çok gençti, bırak bu işleri diyorlar
Bıkmıştın sefaletten, nefes almaktan, vermekten
Onun haberi bile yok ne kadar çok sevdiğinden...
Bıkmıştın okullardan, ceketten, kravattan
Seni hep zorluyorlar, ruhunu istiyorlar
İşte, işte güneş şimdi acil bir şekilde yaşamak gerek
Yaşam, onların bilmediği bir yerde başlıyor
İşte güneş, hiç solmadı ki
Ne reklamı vardı ne de bir klibi
İşte şarkı, ne zaman yazıldı
Ne listeye girdi ne de bir ödül aldı
Bıkmıştın reklamlardan içi, boş şarkılardan
Sözlüde terlemekten maçta yenilmekten
Bıkmıştın savaşlardan tek başına koşmaktan
Bu şarkıyı dinleyenden ve onu söyleyenden
Yayınlardan, sayımlardan, korku içinde olmaktan
Kalabalık otobüsten, yürümeyen trafikten
O partiden, şu heriften, hep zam gelen kasetlerden
Aet'den, kaidelerden, önündeki engellerden
İşte, işte güneş...
Kesmeşeker.
5 Temmuz 2010 Pazartesi
A Night's Tale
Our cherry blossoms had smoked, where they used to smell like light of the morning and the time was running faster, into the deepness of the pitch dark night.
The faerias on the cherry tree say: "every blossom will find it's way to cherry again, but in a cryin manner"
Wise of the tree, Tanglin yelled through the night: " Don't stand on me ya reckless dreamer! There won't be any blossom, you won't find me there anymore! "
This tree, we had breed together, might still be standing on its place but the rest what has been left, is hard to face.. Harmonically, under the mighty sky, at a spirit fulled night, we had gaze up at the stars. Do you remember they were in our reach? We could hold them in our hands. Some left in our pockets, some were left at that night just to keep telling the tale to incoming nights...
Then in time, it went on to long hours hill. Only thing that had remained was two heart's will. Hopeless that we had seen, stars breed the blossoms on the hill without Mr. Tanglin...
The faerias on the cherry tree say: "every blossom will find it's way to cherry again, but in a cryin manner"
Wise of the tree, Tanglin yelled through the night: " Don't stand on me ya reckless dreamer! There won't be any blossom, you won't find me there anymore! "
This tree, we had breed together, might still be standing on its place but the rest what has been left, is hard to face.. Harmonically, under the mighty sky, at a spirit fulled night, we had gaze up at the stars. Do you remember they were in our reach? We could hold them in our hands. Some left in our pockets, some were left at that night just to keep telling the tale to incoming nights...
Then in time, it went on to long hours hill. Only thing that had remained was two heart's will. Hopeless that we had seen, stars breed the blossoms on the hill without Mr. Tanglin...
Gurur
Seni sana olan gururumdan dolayı kıskanıyorum. Biliyorum dışarıda benim yerimde olmayı isteyebilecek bir sürü adam var. Bu guru yasamak isteyebilecek. Herkesin kendi hakkinda düşündüğü gibi bende kendimi onlardan daha iyi görüyorum. Sanki hiç biri benden iyi olamaz. Bu sanri kadar seviyorum seni.
Sabah, gece uyurken beni sevmeni hatırlayarak uyandığımda, o gururu korumak ve mutlu edebilecek ne varsa, onları bedenime işliyorum.
Sabah, gece uyurken beni sevmeni hatırlayarak uyandığımda, o gururu korumak ve mutlu edebilecek ne varsa, onları bedenime işliyorum.
10 Mayıs 2010 Pazartesi
Hysteria
Böyle bazen hani en alakasız zamanlarda bünye saçmalamaya başlar. Bir nedeni yok (gibi durur). İşte tam fark ettiğin anda bir bakmışsın ki göğsünü tutmuşsundur. Sanki kaçacaktır da sen de mani olmak istiyormuşcasına atarsın “dan” diye elini göğsüne.. Üzülürsün bir an kendine. Hafiften efkar basar bazı hastalarda, az da olsa görülmüştür. Üstüne gitmek ister, oturup bir iki kadeh düşünmek ister...
Koltuğa uzanmış kendi kendine takılıyordu. Onu bunu her şeyi düşünüyordu. Eskiyi bugünü yarını. Anlamlandırmaya çalışıyordu kısa hayatını. Ayağa kalkmak istedi, sebebsiz istemlerinden biriydi. Hafif bir yanlızlık eşliğinde baş dönmesi yaşadı. Bir iki adım attı baktı sendeliyor, durdu. O ve her şey. Gözleri duvara sabitlendi. Bir an durdu her şey. Yavaş yavaş akmaya başladı. Kafasını sağa sola oynatıp durumu onayladı. Çan sesleri geliyordu kulağına, gayet muntazam. Elini havaya kaldırdı, havayı dağıttı, hava yerinden oynuyordu. Çocukken çamurlu suya yaptığı gibi yumuşak yumuşak karıştırdı tane tane olan havayı. Bir tanesini eline almayı denedi, hangisine dokunsa ellerinden kayıyordu. Hoşuna gitmişti. Hangisine dokunsa çan sesi kulaklarında yankılanıyorudu. Gözlerinin önünde tane tane görmeye başladığı hava tane tane yok olmaya başladı. Gözleri yavaş yavaş kararmaya başladı. Adım attı. Aydınlık. Bir an şaşırdı. Şaşkınlıktan ilerleyemedi. Karanlık. Kapıya doru ilerledi. Aydınlık. Neler oluyordu bilemedi. Korku kafatasından başlayıp bütün kemiklerini ağrıtmaya başladı…
Başka şeyler düşünmek istiyordum. Ne zamandır aklımda olan bir şişe vardı. Ufak, gayet sevimli. Gideyim de alayım sonunda kavuşalım birbirimize dedim. Ha gayret diye diye buzdolabına gittim. Buz dolabının kapağını açar açmaz burunuma o “buzdolabı kokusu” geldi. En çok ta o kokunun sen yanarken içmek istediğin soğuk suya bulaşmasıdır. Gülümsedim. Şişe umduğumdan doluydu…
Koltuğa uzanmış kendi kendine takılıyordu. Onu bunu her şeyi düşünüyordu. Eskiyi bugünü yarını. Anlamlandırmaya çalışıyordu kısa hayatını. Ayağa kalkmak istedi, sebebsiz istemlerinden biriydi. Hafif bir yanlızlık eşliğinde baş dönmesi yaşadı. Bir iki adım attı baktı sendeliyor, durdu. O ve her şey. Gözleri duvara sabitlendi. Bir an durdu her şey. Yavaş yavaş akmaya başladı. Kafasını sağa sola oynatıp durumu onayladı. Çan sesleri geliyordu kulağına, gayet muntazam. Elini havaya kaldırdı, havayı dağıttı, hava yerinden oynuyordu. Çocukken çamurlu suya yaptığı gibi yumuşak yumuşak karıştırdı tane tane olan havayı. Bir tanesini eline almayı denedi, hangisine dokunsa ellerinden kayıyordu. Hoşuna gitmişti. Hangisine dokunsa çan sesi kulaklarında yankılanıyorudu. Gözlerinin önünde tane tane görmeye başladığı hava tane tane yok olmaya başladı. Gözleri yavaş yavaş kararmaya başladı. Adım attı. Aydınlık. Bir an şaşırdı. Şaşkınlıktan ilerleyemedi. Karanlık. Kapıya doru ilerledi. Aydınlık. Neler oluyordu bilemedi. Korku kafatasından başlayıp bütün kemiklerini ağrıtmaya başladı…
Başka şeyler düşünmek istiyordum. Ne zamandır aklımda olan bir şişe vardı. Ufak, gayet sevimli. Gideyim de alayım sonunda kavuşalım birbirimize dedim. Ha gayret diye diye buzdolabına gittim. Buz dolabının kapağını açar açmaz burunuma o “buzdolabı kokusu” geldi. En çok ta o kokunun sen yanarken içmek istediğin soğuk suya bulaşmasıdır. Gülümsedim. Şişe umduğumdan doluydu…
6 Mart 2010 Cumartesi
öyle mi dersin?
öyle mi dersin?
belki de öyledir.
burdan çıksak, öyle fazla bir şey almaya gerek yok
Sen ben biraz harman yeter
yapar mıyız yine bir kaç yüz kilometre?
sen bensizken ne kadar yaptım demiştin?
ben sensizken baya yol yaptım, dolandım durdum.
belki hepsinde değil ama aklıma gelmedin değil
meraktı, ya da ben öyle söylüyordum.
nasıl olurdu acaba...
öyle hemen bitemezdin ki zaten,
bol alkol tüketimliydi her yıl.
yıllar geçiyordu,
toplanıyorduk yine üç beş samimi arkadaş,
saz söz eğlence gırla!
ben hep aynı şarkıyla başlatırdım geceyi,
bir yerden sonra "rutin" oldu, ben başlatmasam
onlar başlatıyordu.
O kadar hisliydi ki, ağzım kaymış, yayık yayık söylüyordum.
Al mendil...
Yok tabi öyle bir mendil, varsa yoksa bir kaç hatıra..
geçen zaman içerisinde insan ancak bu kadar zorlanmadan zorlayabilirdi kendisini.
unuttuk tabi hep değil, ara sıra..
aynı soruları sormaktan bıkmıştım,
nasıl olurdu nasıl olurdu nasıl olurdu...
öyle değildir dimi?
belkide öyledir.
üst üste koyduk bir sürü şey,
ender zamanlardandır insanın unuttuğu bir hatırası olduğunda sevinmesi,
çünkü çok zaman geçmiştir..
epeyliğe sevinirsin.
mutluluk, mavi gökyüzü.
biliyorum ya o ıssızlığı
korkuyor insan.
hiç ender değil.
öyle olmasın...
sen ben iki çocuk,
ikisi birbirinden yaramaz.
biz bir "bütün".
öyle olmamış olması lazım...
içmem içmem gerek yoktur derim,
gereğinden kaçarım
keşke senden kaçsan.
kaçabilseydin.
yazık değil mi bana?
anlıyor musun ki acaba?
cevap merhamet mi?
belki de öyledir.
burdan çıksak, öyle fazla bir şey almaya gerek yok
Sen ben biraz harman yeter
yapar mıyız yine bir kaç yüz kilometre?
sen bensizken ne kadar yaptım demiştin?
ben sensizken baya yol yaptım, dolandım durdum.
belki hepsinde değil ama aklıma gelmedin değil
meraktı, ya da ben öyle söylüyordum.
nasıl olurdu acaba...
öyle hemen bitemezdin ki zaten,
bol alkol tüketimliydi her yıl.
yıllar geçiyordu,
toplanıyorduk yine üç beş samimi arkadaş,
saz söz eğlence gırla!
ben hep aynı şarkıyla başlatırdım geceyi,
bir yerden sonra "rutin" oldu, ben başlatmasam
onlar başlatıyordu.
O kadar hisliydi ki, ağzım kaymış, yayık yayık söylüyordum.
Al mendil...
Yok tabi öyle bir mendil, varsa yoksa bir kaç hatıra..
geçen zaman içerisinde insan ancak bu kadar zorlanmadan zorlayabilirdi kendisini.
unuttuk tabi hep değil, ara sıra..
aynı soruları sormaktan bıkmıştım,
nasıl olurdu nasıl olurdu nasıl olurdu...
öyle değildir dimi?
belkide öyledir.
üst üste koyduk bir sürü şey,
ender zamanlardandır insanın unuttuğu bir hatırası olduğunda sevinmesi,
çünkü çok zaman geçmiştir..
epeyliğe sevinirsin.
mutluluk, mavi gökyüzü.
biliyorum ya o ıssızlığı
korkuyor insan.
hiç ender değil.
öyle olmasın...
sen ben iki çocuk,
ikisi birbirinden yaramaz.
biz bir "bütün".
öyle olmamış olması lazım...
içmem içmem gerek yoktur derim,
gereğinden kaçarım
keşke senden kaçsan.
kaçabilseydin.
yazık değil mi bana?
anlıyor musun ki acaba?
cevap merhamet mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
