13 Ekim 2012 Cumartesi

Let Me In

Oh let me in I wanna be there
You shut your door
Now it ain't there
Without a word to me
Without a look at me
You turned me down without a care
Oh let me in
Hear what I'm, talking about
I gotta get in
But you keep putting me out
Without a call to me
Without a love for me
You don't even know if there is
One gram of doubt
Oh let me in baby
You're driving me crazy
Your playing games in my mind
Oh let me in honey
Don't tell me it's so funny
I didn't know that you could
Be that unkind
(Break)
Oh let me in
You know I, want only you
I don't want to be told
by you what to do
Without a care for me
Without a love for me
Who's gonna talk for me
Who's gonna speak for me
You walked away for something
That you knew
Thank's for nothing.

by Jefferson Airplane

25 Eylül 2012 Salı

Zor

… Olgunluk,
… Var oluş,
… Eksiklik,
… Tutunmak.

… Sevgi,
… Anlayış,
… Farkındalık,
… İdare etmek.

… İş,
… Başarı,
… Yoksunluk,
… Çalışmak.

… Baba,
… Çocuk,
… Eş,
… Zaman Ayırmak.

… Yanyana,
… Sırt sırta,
… Aynı nokta,
… …

26 Ağustos 2010 Perşembe

Kesit

Ellerin dokunurken tenime
en soğuk anında,
en sıcak anımda,
erimek istiyorum
yazmaktan eskimiş ellerine.
Kendi hiçliğimde boğuşurken
en karamsar halimle,
en iyimser halinle
kilitlenmiş bana baktığında
yok etmek istiyorum bütün devrikliğimi.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Kişisel Özet

Kadınların eline
doğmamla,
babamı evde görmeyi
istememle,
ev ahalisi tarafından
alkışlarla ve gururla
sanki bir haltmış gibi
6 aylık bebeğin
yürümesiyle,
ve akabinde bir genç ömrü zaman boyunca,
sıkıntıya yol
açmasıyla,
yanında büyüdüğüm
asabi, geçmişten kopamayan
o büyük ve yaşlı kadının sigaralarını
yakmamla,
ve o sigaraların beni
yakmasıyla,
ergenliğin getirdiği
yeniliklerin vücudumun
iki ters istikametine,
kafama ve kafama
doğru akmaya başladığında,
olan bitene,
acıtana ve sancıtana karşı hissettiğim
karmaşıklığımla ve korkumla,
ilk kadını ve aşkını
tattığım,
ilk zaferimi kazandığım
ve aynı ilklikte kaybettiğim
ilk aşkımla,
dinlediğim bütün o
can ve kulak katilleri
müzik gruplarıyla,
büyüdüğümü zannettiğim yıllarda
sahte bir aşka
tutulmuşluğumla,
o kafalardan bu kafalara
pervasızca, acemice ve aceleyle
geçmemle,
vefanın ve kararsızlığın
benim için kurduğu,
ve benimde çekinmeden kandığım,
kariyer tuzaklarından
kaçmayı bir türlü
başaramamla,
ona buna şuna
kendimi içlerine katmadan
vermeye çalıştığım
ve iyi insan ol
zırvalığımla,
yaşın artması itibariyle
üzerime yüklenen ve beklenen,
çoğunu yapamadığım
ama gayet farkında olduğum
sorumluluklarımla,
kafamda düşler ve kurgular ile
her şeye rağmen
kırılganmışcasına,
tane tane,
özene bezene,
gerçek kadın sevgisiyle
ve umuruyla
elimi tutan
karımla,
ben oldum.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Her Şey Kafada Büyür

ilk defa ot içiyordu,
aklına geldi,
ilk sevişmesine benziyordu.
Kafası olmamıştı.

Aslında bütün heyecanıyla uzanmıştı yatağa,
aklında sadece mutlu sonun vereceği heyecan vardı.
Ellerini nereye koyacağını bilmiyordu,
sanki daha önceden sevişmiş gibi davranmaya çalışıyordu.
Sert mi davranmalıydı?
yoksa,
sahte bir şefkatle yaklaşmalımıydı?
Hani çok seviyor ve farkındaymışcasına...

Gayet cool tavırlarla odaya girdi,
kırmızı koltukta aldı yerini,
sıranın kendisine gelmesini,
sabırsızlıkla bekledi.
Sonunda elindeydi, lisede çok konuşulan
alkol gibi yan etkisi bulunmayan,
her derde deva,
üzgünlüğü mutluluğa çevirdiği iddia edilen,
ucuz ve ünlü bir semtten alınmış
o mucize sigara elindeydi.

Ellerini sevgilisinin;
taze,
genç,
diri
ve süt kokan teninin
en ücra köşelerine doğru
usulcana gezdirdi.
Ufak inlemeler geldiğini duydu,
bir şeyler yaptığının keyfiyle
en güzelinden gülümsedi
açılışı yapılmış körpenin
yüzüne.

Olabildiğince çekti ciğerlerine,
şiştiğini hissediyordu,
uçucağını hayal ediyordu.
Gözlerini kapadı
ve boğazından
ciğerlerine,
en dibine,
son kılcal damarına,
en oksijen taşıyan kanına kadar.
Sanki önceden zaten içiyormuşcasına,
açtı gözlerini,
baktı etrafına,
dumanı 3-5 saniye tuttuktan sonra
büyük bir zevkle havaya dağıttı,
ince ve erkeğe ait olmayan dudaklarının arasından.
Keyif almıştı.
Sigaradan değil,
yaptığından.
Takdire şayan bir oyunculuk sergilemişti.

Anı bekliyordu.
Neler olacağını biliyordu.
Ne de olsa görmüştü arka mahalleden aldığı,
bilmem kaç bin kere kiralanmış,
bozuk kalite,
bol çizikli
ve mutlu son garantili
dandik senaryolu bir pornoda.
İnlemeler çoğaldı,
inlemeler azaldı,
kızın keyifli suratı bir bekleyiş haline büründü.
Sanki sıkılmıştı.
Bir an kafasını eğdi ve malum noktaya baktı.
Her şey gayet muntazam ve seriydi.
Ama nedense bir türlü
o pornoda gördüğü gibi mutlu sona ulaşamıyordu.
Önceden hazırlamıştı,
çok profesyonel görünecekti.
Tam zamanından içinden çekip,
seslerini dışarıdayken çıkartacaktı.
Ama olmuyordu.
Olmamıştı.
Yeter diyordu tuş olmuş arkadaş.

Aynı harketi yapmaya devam etti,
mütemadiyen.
olabildiğince çekti,
şişirdi,
hayalini kurdu,
gözler aynı hissiyatla kapatıldı,
son noktaya kadar düşündü,
3-5 saniyesini geçirdi,
havaya dağıttı,
ama olmuyordu.
Olmamıştı.
Bitti diyordu göt olmuş arkadaş.

13 Temmuz 2010 Salı

Bir Yaz Gecesi Rüyası

Su akıtan klima,
damlaların periyodik şekilde kavuştukları kova,
weirdo bir yaz,
bulunamayan kül tablaları,
erişilemeyen çakmaklar,
yavaş bir internet,
falcının bahsini ettiği keramet,
beyin sapımın içindeki amansız "felaket"...

Libidolu ve hassas memen,
kusursuz bir ten,
boyun dibinin kokusu,
ensendeki bebek tüyler,
şeffaf göz kapakların,
tutamadığın kahkaların ve
yatağımızdaki böcekler...

Gece durmadan kamikaze dalışları yapan
iğrenç tuvalet sinekleri,
bir türlü çalıştırmasını beceremediğim ev aletleri,
asmasına üşendiğim ve unuttuğum banyo gereçleri,
bombe yapmış parkeler,
göğsümdeki ağrı,
bırakamadığım bağımlılıklarım,
bırakmak istediklerim ve istemediklerimin toplamı
kronik öksürüklerim
ve osuruklarım...

Saçlarımın arasından akan narin parmakların,
gözlerindeki haleler,
döktürdüğün nameler,
ısırmaların ve kenetlemelerin,
ilahi dokunuşların ve öpüşlerin
arkadan gelen Srv solosunun
yanındaki karşı konulmaz çekiciliğin
ve odaya girerken ki gülümsemen...

Suratımın daimi ikametgahları olan siyah noktalarım
nedensiz sırt kaşınmalarım
ve alaksız çıkışlarım
"arka arkaya" saydığım
ve yaktığım sigaralarım,
tişortlarımdaki delikler
kuramadığım cümleler
yanlış telafuz ettiğim kelimeler,
yazamadığım bütün şeyler...

6 Temmuz 2010 Salı

Kurşun Geçirmez Gülümseme

Olay mahalinden ayrılmadan önce
bir ısırık daha almak istedim,
kırmızı ve paramparça dudaklarından.
Bir çok yalan söyleyerek,
bilerek,
koşa koşa geldim,
o lanet pis kokulu otel odasına.
Ne kadar da zarif ve masum uzanıyorsun
beyaz çarşafların arasında uyurken
kırmızılar içinde
gülümsüyorsun,
senin sana yapamadığını ben yapmıştım sana,
kendine vermeye çalıştığın ceza benim ödülüm oldu.
Ödülüme son bir defa yaklaştım,
ısırdım o liğme dudakları,
kanın tam bir insandı,
tatsız ve demirli
ama en azından senin gibi
değildi kibirli.
bir halt yediğinin sevinci.
üzüntü, masumluk, umutlanmayı beklemen,
hatalarının sebebiydi.
Peki benimkilerin ki neydi?

Neyin tam olarak seni arzulamamı sağladı?
karar veremiyorum.
Sanırım bardağı masaya çarpışındı...
Tam içeri girdiğimde
zihnimin her yerine işledi
kafanın bar masasına düşüşü...
Uzun ince zarif ve beyaz kolların
nasıl da savruldu havada
kafan ile tam bir uyum halindeydiler
acı içindeydiler,
karamsar ve hovarda.
Benim olmalıydın.
İçimdeki bütün nefret ve sinir
sana akmalıydı,
vücudumun her deliğinden.
Zaten benim dışında seni herhangi biri
sallamıyordu.
En azından benim kadar.
Kolların seni düzeltmeye yeltendiğinde
kaslarının titremesi
zorlanman...
"Bir tane daha, tek buz"
diye dövmeli ve gerizekalı görünüşünden
ödün vermeyen,
bahşişi cebe indirdiğinde yüzünde ahmak bir gülümseme beliren,
muhtemelen hayatında en iyi yaptığı ve yapamadığı iş olan
barmenliği sırtına yapışıp kalan eskilerin de dediği gibi
"yılların eskitemediği" tipten olan barmene bakıp
attığın o kahkaha,
boğazını yırtıyordu,
yakıyordu,
devirdiğin viski bardakları gibi
yakıyordu içeride ne varsa.
Belliydi yakmak istediğin,
belliydi buna ortak olmak istediğim.
İçeri girdiğim an belliydi bütün her şey.
Yanına oturduğumda,
aklın kayıyordu
hiç umursamadığım,
sadece senin hayatın rezil gibi bakışlarını.
Bilmen gerekirdi.
Hepimiz boktan birer hayat sürüyoruz,
griliğin içinde oradan oraya koşuşturuyoruz,
hep daha az hatırlamak için
bizde senin gibi deviriyoruz,
biz de senin gibi umursamıyoruz ne içtiğimizi,
ya da ne kadar dandik olduğunu...
"İki yap"
Tepkin ne olacaktı diye beklerken
acınacak gülümsenle bana baktığın an
fişeklendi içimdeki bütün derinlikler;
"Tek buz"..

Ne kadar hoştu her şey,
sen bana yalan söylüyordun
ben sana yalan söylüyordum,
her şey kuralına göre işliyordu,
senin umutsuzluğun ve kederin benimkinden fazla,
benim umutsuzluğum ve kederim seninkinden fazla,
sevmiştik ikimizde sidik yarışını,
içimde kıpırdamayan yer kalmamıştı.
Hayatın bokluğunun farkında olan ben,
ve daha yeni yeni bir şeyleri fark etmeye çalışan sen.
Bedenlerimiz bizden daha cesaretliydi,
ikimizde farkına varmıştık
bir iki üç bardak,
hesaplanan sayıda ulaşmıştık
gökyüzüne.
Limitleri aşmıştık,
istediğimiz kıvamdaydık,
sıcak,
hayatlarımıza yeni birer yanlış katmaya artık hazırdık.
Nereye gideceğimizi sorduğumda,
umursadığımı sanma.
Hemen kapılmıştın,
başladın anlatmaya ve tarif etmeye,
kaldığın o ucube yeri.
İşte bu yüzden bunları yazan benim,
sen değilsin.
Hayat aslında çok basit,
herkes bok içinde,
bu hayatta büyük farkındalık küçük farkındalığı her zaman yerdi.
İşte kapılmıştın yine o fark etmeyen tarafının densizliğine...